4 Ocak 2013 Cuma

Bir Şarkı

Saatler ilerliyor ve vakit artık akşamüzerini gösteriyordu. Epey ferah ve müstakil evlerle donatılmış sokağa yeni bir kişi eklenmişti. Taşıyıcılık vasfı sona ermiş kamyon çıkarttığı gürültülerle evin huzurundan ayrılıyordu.

Tekerlekli sandalyesine oturmuş, elinde kitabı –fakat ilgi kitaptan uzak- olanları seyreden adamın ruh hali içeriye bir piyano taşındığını görünce değişiverdi. Adam sağ elini alnına koydu ve iç geçirdikten sonra başını sallayıp doğruldu.

Sandalyesini odasına doğru sürdü ve kapıyı kapattı. Geçmişten gelen acılar canını sıkmıştı. İçeri seslendi: “Ahmet! Ahmet! Neredesin?”.

Kahya kapıyı açtı ve “Buradayım efendim, kendi başınıza odanıza gelmişsiniz neden beni çağırmadınız?” diye sordu.

Genç adam yanıtladı: “Önemli değil… Bana bir şeyler hazırla, karnım acıktı”. Kahya başını salladı ve odadan çıktı.

***

O akşam kabuslar peşini bırakmıyordu, sürekli birileri ölüyor ve bir şeyler birbirine kaldırabileceğinden fazla kuvvet uyguluyordu. Ortalıkta kırılan camlar, ezilen alüminyumlu alaşımlar… Daha kötüsü bitmeyen çığlıklar ve yaralanan insanlar…

Uyandığında uzaklardan gelen bir piyano sesiyle teskinleşmeye başladı. Kahyayı çağırdı ve sandalyesine oturduğu gibi kahyaya onu pencereye yaklaştırmasını söyledi.

Karşı evin penceresi aralanmıştı ve genç bir kız piyanonun başında oturuyordu. O kadar güzel bir yüzü vardı ki adam piyanoyu bir meleğin çaldığını söylese o mesafeden kimse adama ‘deli’ gözüyle bakmazdı.

“Se tu della mia morte…” diye mırıldandı adam, “Ah Nermin burada olsa ne güzel söylerdi şimdi”. Yine geçmişe gitmiş ve içini bir hüzün kaplamıştı.

Kızın yüzündeki hoş ifadeyi, enstrümana hâkim parmaklarını ve güzel saçlarını izlemeye koyulmuştu. Notalar içinden geçtikçe gördüğü kâbusu unutuyor, fakat geçmişine de bir o kadar yaklaşıyordu. Kız güzel saçlarını savurup kalkınca adam da uyanıverdi.

***

Günler bu güzelliği seyirle geçmeye başlamıştı, kız farklı farklı klasik müzik eserleri çalıyor ve adamı böyle tav ediyordu. Adam onunla konuşmak istiyor, fakat cesaret edemiyordu. Kendince “Bu hale” geldiğinden beri kimseyle görüşmemeyi seçmişti.

Bir gün, adam evin çalışma odasında eline aldığı romana dalmışken yine uzaktan gelen notalar odayı doldurmuştu. “Asturias!” diye haykıran adam tekerlekli sandalyesine öyle bir yüklendi ki düşme tehlikesi yaşadı.

Salona vardığında Asturias’ı dinlemeye koyuldu. Gözünde canlanan sahneleri kovmaya çalışsa da onlar inadına geliyordu ve onların önüne geçmenin imkanı yoktu. Bu kız geçmişe ait ne varsa onun tellerini okşuyordu adeta.
***
Bir akşamüzeri sadece kızı seyredebilmek için salona geldiğinde yanındaki adamı gördü, kız adama sevgiyle baksa da adamda bir terslik var gibi gelmişti. O adamı gözü pek tutmasa da kendi kendine kıza kendisinden başka kimseyi yakıştıramayacağı için böyle düşündüğünü fısıldadı.

Adam kızın sevgi dolu dokunuşlarına, duygulardan çok içgüdülere yakın duran jestlerle karşılık veriyordu. Kıza da sıkıntı verdiği açık olan bu davranışları görmemek için odasına çekildi.

***

Bir öğle vakti duyduğu şarkı ile az kalsın çatalını kahyasına saplayacaktı. “Romans bu…” dedi kendi kendine, “Romans…”. Adam yine penceresinin önüne doğru yeltendi ve gözlerinin dolduğunu hissetti. Bu kız ona neler yaşatıyordu böyle! İçi içine sığmasa da onun karşısına çıkacak cesareti kendinde bulamıyordu.

Daha sonraki günlerde kız Romans’ı çok sık tekrarlamaya devam etti. Kızın her çalışında sanki bir acı çekme hali vardı. O naif görüntüsünün altında bir çile var gibiydi, kız bir şeylerden dolayı üzülüyor ve sanki Romans’a sarılıyordu.

Adamın yüzüne bir gülümsemedir gelmişti ve artık konuk kabul ediyordu. Eski dostlarından birçoğu evine gelip gider olmuştu. Herkese fırsat buldukça kızın çaldığı şarkıları dinletiyordu. Bir gün karar verdi: kızı akşam yemeğine –kendisi- davet edecekti.

***

O günün sabahı kâhyasının yardımıyla alışverişini yaptı ve eve geldiğinde istediği yemeklerin belirlediği usullerde hazırlanmasını söyledi. Daha sonra geçmiş fotoğrafları, tutulmuş günlükleri ve kendisi hakkında yazılanları okudu.

O malum olaya gelince gözleri doldu, fakat kızın güzel yüzünü düşündü vee artık yeni bir hayata başladığını kendisine fısıldadı. Bu kız ona iyi gelecekti…

Güneş battıktan sonra bir yağmur şehri teslim aldı, bardaktan boşanırcasına yağıyor ve her yeri adeta yıkıyordu. Adam pencerenin önünde kızın eve gelmesini bekliyordu.

Kız eve geldi ve hışımla içeri girdi, daha sonra evin önüne bir araba yanaştı ve içinden kızın sevgilisi olan adam indi. Elinde bir kâğıtla kapıyı yumrukladı ve kız açınca ona bağırmaya başladı. Kızı içeri ittikten sonra eve girdi.

Piyanonun orada bir tartışmadır gidiyordu, kız tartaklanmaya başlayınca tekerlekli sandalyesiyle çalışma odasına giden adam çekmecesinden gümüş kaplamalı revolverini çıkarttı ve elmas başlı bastonunu da yanına aldı.

Kendisi için yapılan rampadan hızla aşağı indi ve kapıyı açtı. Sokağa fırladı ve kızın evinin bahçesine daldı. Tam o sırada iki el silah sesi geldi. Bu sesler tüm gecede yankılandı ve adamın kalbine bir ağırlık çöktü. Hızla kendini bahçede güvenli bir yere çekti ve beklemeye başladı.

Adam içeriden çıktı ve kapıyı açık bırakarak arabasına koştu. Kontağı çeviren adam arabanın sınırlarını zorlayarak - ve birkaç kere de motorun durmasına sebep olarak- uzaklaştı.

Tekerlekli sandalyesine yüklenen adam zor da olsa eve girdi ve piyanonun üzerinde, kanlar içinde yatan kızı gördü. İçinden geldiği gibi haykırmaya başladı, kızın nabzını yokladığında artık bu dünyada olmadığını gördü.

Kızın önce elini avucuna aldı, daha sonra yüzüne bir öpücük kondurarak yapabildiği kadarıyla yere yatırdı. Daha sonra feri ‘giderilmiş’ gözlerini kapattı. Ardından sokağa fırladı ve sandalyesiyle deli gibi gitmeye başladı.

Islak yerler yüzünden yıkıldı ve bağıra çağıra ağladı. Kâhyası Ahmet onu bulduğunda adam sırılsıklam olmuştu. “Efendim hasta olacaksınız!” diye bağıran kâhyaya aldırmıyordu. “Eve götür beni, eve götür!” diye haykırıyordu.

***

İyice kurulandıktan ve yemek yedikten sonra uyudu. Uykusunda türlü kabuslar onu yine rahat bırakmamaya karar kılmıştı. Uyandığında Ahmet’e seslendi, takım elbisesini giydi ve “Anahtarları getir Ahmet, artık vaktidir…” dedi.

Ahmet, “Efendim oda ne zamandır açılmıyor, kirlenmiş ve küflenmiştir; dokunabilir” dese de adamın umurunda değildi, “Zararı yok, temizletilir” dedi. Ahmet anahtarları getirince senelerdir uyandırılmayı bekleyen bir devi dürtercesine anahtarı deliğe soktu ve kapıyı açtı.

Ahşap kaplamalı mükemmel derecede iyi yapılmış bir piyanonun kapağını kaldırdı ve tuşlara dokunmaya başladı. Önce Asturias geldi, sonra Romans… Saatlerce odadan çıkmadı ve piyanonun başını bir an olsun bırakmadı.

***
Bir hafta sonra televizyonlarda şöyle bir haber yayınlandı: “Merhum opera sanatçısı Nermin Soysal’ın eşi piyano virtüözü Nafiz Soysal yeni bir albüm için hazırlıklara başladı. Kendisi, Nermin Soysal’ın ölümüne ve kendisinin de sakat kalmasına sebep olan trafik kazasında kusurlu bulunduğundan beri piyano çalmıyordu…”

Adam televizyonu kapattı ve “Kendimi affedemezken, seni nasıl suçlayayım?” diye mırıldandı.

İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ-2009

3 Ocak 2013 Perşembe

Boşlukla Yüzleşmek

Küçük ve basit bir oyundur hayat; oynamayı öğrenmesi kolaydır, ancak bunda ustalaşmak oldukça zordur ki zaten ustalaşmaya yaklaştığın her an aslında sonuna da yaklaşıyorsun demektir; çünkü yaşamadan da öğrenilemez hayat denen oyunun mekaniği, dinamiği, vesairesi. En sevdiği dostu zamanın akışında çarptığı duvarlarla doğruluyor insan, kazandığı tecrübe girdiği yollardan çıkamamasından ibaret.

Hayallere uçan bir araç var diyelim, bunun pilotu olabilmek için öyle bir eğitim alınmış ki kokpite oturulup araca hayat verildiğinde mükemmeliyete yakın bir ustalıkla dolaşıyor eller araca yön veren aksamlarda. Hayaller çok uzakta olsa da bu araç uzağı yakın kılmak için yapıldığından hız konusunda şüphe uyandıracak herhangi bir kötülüğü bulunmuyor.

Bu araç yoluna devam etmeye çalışırken bir fırtına patlak veriyor, yola çıkarken en az o pilotun umutları kadar berrak bir gökyüzü varken nereden geldiği belli olmayan bir karaltı, bir kurşuni grilik sarıyor etrafı ve ulaşıldığı zaman insanın içine mutluluk yağdıracak bulutları getiren o ufuk, aşağısındaki yeryüzünü tüm gücüyle sulayan kara bulutlar tarafından gözlerden saklanmış hale geliyor.

Gerek bir gemi olsun, gerekse bir uçak; fırtınadan çıkabilmek için o araca yön veren kişinin ustalığı şarttır. Mükemmeliyete yakın ustalık olduğuna göre bu fırtınadan sıyrılmak çok da zor olmasa gerek diye düşünürken, gök öfkesini yere kusma amacıyla yıldırımlarını saldığında aracınız isabet alır ve o muhteşem elektronik aksamlar kendilerine binen yükü kaldıramaz da aracı sessiz bir yığından farksız koyar ise o zaman ustalık fayda eder mi?

Araç beğenilmediyse başka bir yerden bakmak da mümkündür konuya; bir mimar var, öyle bir katedral tasarlamış ki Tanrı’nın evi olabilmek için daha yüce hiçbir yapı ortaya konamaz. Katedralin yapılacağı arazi tahsis edilir, temel atılır ve yapımına başlanırken maddi kaynakların kaybı sonucu o arazi el değiştirip katedralin yapımı da iptal edilirse. Dünyanın en iyi projelerini çizen mimarlardan biri olmanın bu duruma ne gibi bir devrimsel etkisi olabilir?

Üstünde aynı ülküye sahip insanların yaşadığı bir toprak parçasının, başka bir ülküye sahip insanlarca işgal edildiği düşüncesi de uygundur. Bu öyle bir işgal ki bir milletin çocuklarının şen kahkahalarla koşup oynadığı sokaklar dahi asker çizmeleriyle eziliyor, askeri dehalara ve kaynaklara karşı koyabilecek güç ancak insanların içindeki kapalı kapılarda gizli. Kimi buna dur demek istiyor, kimisi düşmanla yakın ilişkiler içinde olup bu işten sıyrılırken kar etme peşine koşuyor.

Daha sonra dur demek isteyenlerden bir tanesinin içindeki kapı kırılıyor, kapının ardında yatan güç kanına karışıyor ve kendi milleti için savaşıp adına güya bilim denen bir takım çalışmaların ürününden başka hiçbir üstünlüğü olmayan düşmanın bileğini bükmek hayatının en kutsal davası haline geliyor. Tam kendi gibi düşünen insanları bir araya getirip, düşmana karşı bir bir cephe açarken ve galibiyetin gelişi onun liderliğiyle olacakken kalleş kurşunuyla yere serilse vatanseverlik ile liderlik vasfı bu savaşçıyı hayata geri döndürebilir de o vatanı kurtarabilir mi?

Bir çocuk dünyanın en ilham verici müzik topluluklarından birini kuracak potansiyele sahip, hatta bir türü icat edecek kadar müzikal yaratıcılığa sahipken ailesinin ‘ilginç’ inancına kurban gidip herhangi bir sakatlık geçirdikten sonra tıbbi müdahale edilmeden yanlış iyileşmiş vücudunun ceremesiyle müzikle hiç tanışamadan hayatını sürdürse, yetenek müziği gidip getirerek çocuğun aklına yerleştirebilir mi?

Bir insanın hayalleri elbette olacaktır, insan bunlar olmadan hayatta tutunacak bir dal bile bulamaz; çünkü gerçekleşmesi muhtemel hayallere inanç ve bunlar uğrunda çaba olmadıkça hayat adlı oyunun içinde bir fert olarak kalıp da aynı mücadeleyi sürdürmenin ne bir manası vardır ne de bir örneği. İnsanı besleyen yegâne güçlerden biri hayalleridir, bu besin damarını kesen ya da damarı kesilen bir insanın bu oyunda herhangi bir kazanç beklemesi söz konusu değildir; o artık oyunun kimse tarafından dokunulmadan, ne mağlup ne de galip şekilde, yalnızca kişi sayısını tama erdiren bireyidir.

İnsanoğlunun zihni tarifsiz sayıda renkle dolu bir palet, renkleri aktarma konusunda eşi bulunmayan bir fırça ve en derin canlandırmaları dahi üstünde akıl sır erdirilemez derecede canlı tutan bir tuvalden oluşur. Bu tuvale yapılan her resim canlıdır, kendi içinde yaşar ve insan çizdiği tabloları kendi hayatında görmek, yaptığı tablonun bir figürü olmak için nice yolculuklara çıkmıştır ve çıkacaktır; çünkü bilir, bu tuvalin içine daldığı zaman artık hiçbir el ona ulaşamayacak, istemediği kişi ve duygulardan uzak bir şekilde, oyunun geri kalan süresini rahat geçirecektir.

Hesaplar yapılır, kollar sıvanır ve bu tuvalin aynısı Lego’dan yapılma bir ev gibi her zerresi uygun yerine gelecek şekilde hayata aktarılmaya başlanır. İnsan bu parçaları üst üste koyarken bazen müthiş bir hıza sahip olur, bazen de bu inşaattan vazgeçecek kadar yavaşlar, bunların hiçbirinde yılmamayı başarabilirse elde ettiği sonuç o tablonun yaşayan halidir.

Fakat bazen işler sadece bu parçaları üst üste koyan ellere bağlı ve hayat oyununda tek oyuncu tablosunu inşa edecek kişi değildir. Bazen oyun alanları kesişir ve rekabet başlar; birbirinin yaptığını yıkmaya çalışanlar ortaya çıkar bunlardan galip gelenler ya mutlu olur ya da aradığı için boşuna çaba sarf ettiği kanısına varacağı bir takım olaylarla yüzleşir. Bazen de öyle bir zaman gelir ki birisi çoktan inşaat alanını kendi himayesine almış ve kendi hayalini inşa etmiştir.

İnsan hayallerini gerçekleştirirken istediklerine ve feda ettiklerine her zaman dikkat etmek zorundadır; çünkü bu hayaller gerçek olurken aranan bulunamazsa ya da kayıplar kazançları gölgeleyecek kadar çok olursa o yola çıkma konusunda pişmanlıklar da pürüzsüz gibi gözüken o suyun yüzeyinden fırlayabilir.

Destelerinde hangi kartı tuttuğu belli olmayan ve açık oynamayan bir kumarbazdır hayat, tıpkı onu yaşamakla meşgul olan; yani onunla aynı masada oturup varını yoğunu kartların insafına bırakan diğer kumarbazlar gibi. Gün gelir atılan aslar bile o masada yitip gidebilir ve inşa edilen o hayal bir tekme ile başladığı yere; yani hiçliğin dehlizlerine gönderilebilir.

İşte burada insanın yapmakta çok zorlandığı bir şey gerçekleşir; boşlukla, hiçlikle yüzleşmek. Meleklerin uçtuğu bir gök, devlerin mağrur ifadeleriyle yürüdüğü bir toprak hayal edilirken, en iyi romancının dahi kaleminden çıkamayacak hikayeler yazılırken, bir anda sayfalar yırtılabilir, melekler gökten düşerken devler şiddetle devrilebilir. Artık söylenecek hiçbir söz yoktur, günü kurtarmak için bile çok geçtir; çünkü son hüküm verilmiş ve yürürlüğe konmuştur.

Böyle zamanlar yağmurun yağdığı günler gibidir, her tarafı bir nemlilik sarar; yollar artık kaygandır ve üzerinde yürüyen bedenlerin ağırlığını tartmak niyetinde değildir; onları üzerinden atmak ister. Hayaller yıkıldığında kaçacak ya da saklanacak hiçbir yer yoktur; tek yapılması gereken o yağmuru izlemektir, belki dindiğinde o tuvalin üzerinde birbirine girmiş renklere ve mahvolmuş o tabloya bakınca insanın içine yenisini yapma telaşı düşer; ama elde kalan o boşlukla yüzleşme zorunluluğunu aşmak herkese nasip olmuş bir meziyet değildir…

İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ - 2010

2 Ocak 2013 Çarşamba

Lanetliler Vadisi

Güneşin en parlak olduğu zamanlarda, cennetten bir enstantane sunarcasına, her türlü canlının bir arada uyum içerisinde yaşadığı ve birbirinden ne kadar farklı olsa da aralarında müthiş bir denge bulunan renklerin barındığı bir orman tüm ihtişamıyla dururken onu seyre dalmayıp kalbine doğru bir yolculuğa çıkınız.


Kuşların adeta armonize edilmiş cıvıltılarını keyifle dinlerken, bu ritmin üzerine solosunu atan bir virtüöz gibi şırlayan o dereyi de ihmal etmeyiniz. Daha sonra birbiriyle kokularını ve renklerini yarıştıran o çiçeklerin hitabetlerini de es geçmeyiniz. Belki karşınıza çıkan ceylan sizi ürkütür, ama sanmayın ki onun derdi size zarar vermek; bırakın suyunu içsin ve geçsin.


Ağaç kütüklerine dokununuz, ağaçkakanların hummalı çalışmasından çıkan sesleri dinleyiniz, cırcır böceğinin sesi sizi hoşnut kılmaz ise dahi doğanın ahengine dokunmadan yürüyünüz; çünkü gün gelecek bunu bulamadığınız için pişman olacaksınız.


Hava soğumaya mı başladı, doğanın yavaş yavaş can kaybettiğine mi şahit oluyorsunuz, ne düğü belirsiz bir sis yere çöküp dizlerinize mi sarıldı? O halde az sonra ‘Lanetliler Vadisi’ denen o yere varacaksınız demektir. Görecekleriniz sizi ürkütebilir, lütfen dikkatli olunuz ve eğer merakınız kaybedeceklerinizden büyük değilse böyle bir yolculuğu göze almayınız.


Nefes almak da güçleşti galiba değil mi? Ölü ağaçlara takılmaya başladınız, dikenler de düştüğünüzde size gereken muameleyi yapmak için uçlarını tehditkarca çevirmiş. Adımlarınızı daha dikkatli atmanızı tavsiye ediyorum. Ayrıca yerde yatan kütükleri de sahipsiz sanmayınız; akrep mi istersiniz yoksa yılan mı; hepsi mevcut ve beklemede…


O mis kokulu, belki de daha iyi hissedip faydalanmak için uğruna ayakkabılarınızı bile çıkardığınız o toprak ayağınızın altını eskisi gibi kavramıyor ve o güven veren sertliği yok olmuş gibi yanılmıyorsam. Bir çamur deryasına dönmüş, bazı kısımlarda daha da cüretkar davranıp sizi kendine katmak isteyecek olan bu zemine karşı teyakkuzda olmanızı da salık veririm.


Bu uyarılara ihtiyaç duyduğunuz bu durumu hiç yaratmamış olmanızı dilerdim. Artık daha fazla ilerlemeseniz olmaz mı? Pekala, madem ısrar ediyorsunuz; o halde size öğütlediğimden çok çok daha dikkatli olunuz; hatta hayatınızda hiç olmadığınız kadar konsantre ve kendinizi savunmaya hazır hale geliniz. Çünkü ‘çeperinde’ yürüdüğünüz yer işte o ‘Lanetliler Vadisi’.


Etrafın kuzguni siyahlığı, toprağın aldığı koyu gri renk ve tabii ki de vadiye inişin eğimi… Bunların hepsi neşeli başladığınız orman yolculuğunuzun kalbinize yaşattıklarının aksine, korkuyu bir zehir gibi zerk edebilir vücudunuza. Bu korkuya teslim olmamanız gerektiğini söylesem de biliyorum ki bu teslimiyete karşı koyabilecek güç pek azınızda mevcut.


Bu puslu ve renkli olmaktan uzak mekanın zeminine uymuş olan şu siyah cüppelilerden de sakınınız. Çünkü kendileri haset, nefret ve öfkeden başka hiçbir duyguya sahip olmamış, olsa dahi bunları kucaklamayı tercih ederek insanlıklarını istenmeyen yerlere taşıyarak başkaları üzerinden hayatlarını idame ettirmeyi seçmişlerdir.
Eğer bir el uzanır d… Amanın!


Efendiler! Efendiler! Sanırım ben sizi uyaradururken o rezillerden biri sizi vadiden aşağı yuvarladı. Bundan sonra vereceğiniz mücadele yersiz olacaktır. Çünkü bu vadiden çıkabilen görmedim. Ortadaki cam fanusu görüyor musunuz? İşte bu fanusta gizlidir bu vadinin çıkışı.


***


Ukala herif! Ben buraya düştüm, o ise hala yukarıdan rehberlik etme peşinde… Defol git! GİT! Taş yok mu? İşte burada, belki de en okkalısı, bu kirlenmişliğin en amansızı… Al bakalım lanet olası! Sanırım gitti; gitti de yalnız kalan ben oldum burada. Acaba adamın dediği gibi her şeyin sonu burası mı olacak? Bu fanusta ne varmış bir bakalım.

+ Önce destur... Dağdan gelip bağdakini kovmayalım hocam… 


Ne dağı, ne bağı be adam? Şu fanusta ne var ona bakacağım sadece. Ben daha yeni düştüm bu kuyuya, sen belli ki kıdemlisin burada. Nereden buldun burayı acaba?


+Şöyle desene… Gerçi boşuna tavır koydum sana, niyeyse fanusu kıracakmışsın gibi bir his uyandı içimde, bunu bugüne dek beceren olmamış, senin de yapacağın yok gibi.

Şu fanus hikayesi nedir… Az kenara kay birader… Bu da nesi? Kıpkırmızı bir gül, damarlarımda akan kan gibi. Ne kadar da büyükmüş, nereden bu hale gelmiş böyle? Herhalde bu vadinin tüm suyunu içmiş olacak ki bu kadar devasa bir hal aldı. (TAK!) Bu taş da neyin nesi yahu? Neler oluyor burada?


+Fanusu kırmaya çalışan biri daha… Diyorum ben bu vadinin taşlarıyla kırılacak gibi değil. Fakat kimse dinlemedi beni ta bugüne kadar ellerine ne geçirirlerse camda patlıyor, ama fanus sarsılmıyor bile. Bir çekiç lazım, çekiç!


Fanus kırılınca ne olacak ki? Solar bu gül. Belli ki bu vadinin kirli havasını gözeneklerine dolmadığından, belki de tüm kötülüklerden uzak bir şekilde bu camın ardında gizlenmeyi başardığından solmuyor, neden hayatını böylesine güçlü bir biçimde sürdüren bir canlıyı yok etmeye hevesli olalım?


+Bir tek sen biliyorsun değil mi? Bir tek sen görüyorsun bu eşek kadar gülü? Bu vadiden çıkmanın yolu olarak bu fanusu kırmak gösterildi bize, yıllarımız bu çukurun içinde harcanıyorken ne düşüneceğim be çiçeğin teki solacakmış falan da filan.


Peki neden bu fanusu kırınca çıkılıyor buradan? Sen bir bekle hele…


Koşayım da şu yokuştan tırmanmaya çalışayım bari. Tutamıyorum hiçbir yeri, bacaklarıma kuvvet haydi… Tepe üstü düştüm iyi mi? Lanet olsun be, başka yerlere de mi tırmanamayacağım acaba? Bakayım şu genç kız ne yapıyor, o da tırmanmak istiyor gibi; gibiydi, ta ki kalçasının üstüne çakılana kadar.


Ne yapacağız, nasıl çıkacağız yahu buradan? Hey, dur! Dur! Vurma kafanı oraya bir işe yaramayacak, kıramayacaksın camı! İşte başını böyle tutarsın… Şu adama yardım edin yahu, insanlık öldü mü? Bir cam parçası için değer mi adamın ölmesine?


**Değmez belki, ama içimizdeki insanlık ağacı çürüyeli çok oldu. Hepimiz artık toprağa düşen o tohumlardan filizleneceklere bel bağladık, bu camı kırmak da o tohumların can suyunu verecektir. Bırak da biraz bencil olalım değil mi? Bırak da camı kıracak kişinin mükafatlandırılıp mükafatlandırılmayacağını görebilelim!


// Güzel hanımefendi, siz nasıl geldiniz bu vadiye merak ettim doğrusu. Mümkün değil bence o ormana yolunuzun düşmesi ya da bu vadiye yuvarlanmanız. Hiç mi meyil olmadı size, yalnız kalmanız mümkün değil, burası yalnızlar vadisidir aynı zamanda.


**Öyle mi düşünüyorsunuz gerçekten? Bakın buna oldukça şaşırdım. Bu vadiye gelene kadar böyle sözler duymamıştım, hep bu karanlığın içinde kalacağımı sanıyordum ve evet, buranın yalnızlar vadisi olduğundan ben de haberdarım. Bilmiyorum belki de kendi güzelliğime güvenip fazla seçici davrandım.


//Peki, hanımefendi, eğer olur da bu vadiden çıkabilirsek, sizi hayatımın geri kalanında görmem mümkün olabilir mi? Hiç değilse bir kez daha görüşebilir ve en azından bir saatimizi beraber geçirebilir miyiz?


**Tabii ki bu vadiden çıktıktan sonra hayatımda hiçbir değişikliğe hayır demeyeceğim. Küstahlığı bırakacak ve kendimi, ninemin deyişiyle, fasulye gibi bir nimet zannetmekten vazgeçeceğim. Sizinle de tanışabilirim elbette.

//Buna çok sev…


Ne biçim adamsın be sen! Millet canının derdine koşuyor sen ise nelerin peşine gidiyorsun! Kendine gel de buradan nasıl çıkacağımıza kafa yor… Beni dinleyeniniz yok mu? Birbirlerine bakakalmışlar birader, adamı azarlayalım dedik ama şu an çoktan uzaklaşmış bu dünyadan. O da ne?


N… Ne kadar güzel bir kız bu yahu, nutkum tutuldu ağzımdan bir kelime dahi çıkacak gibi değil… Gerçekten yaşıyor musun sen? Yoksa artık sanrı mı görüyorum iyiden iyiye? Gerçekten inanılacak gibi değil…


Birader bu kız da kim? Bir anda belirdi, gökyüzünden bir ışıkla geldi.


+Hangi kız ulan? Nerede? De git benle alay etme zaten derdimiz başımızı aşmış bir de vurmayayım seni burada!


Yahu nasıl gör… mez… sin…

Gözlerimi açamıyorum, gözlerinde bir deniz var sanki daha fazla bakarsam içinde boğulacağım, dudakları ise nereden geldiği belli olmayan iki kırmızı taş gibi, saçlarının rengi ise gözlerimin seçemeyeceği kadar sarı, bembeyaz ellerini uzattı, işte siyah üstüne altın yaldızlı bir çekiç. Garipsemem mümkün değil bu durumu, yıllardır bu anı bekliyorum, şaşırmayacağım bu çekici elime aldığıma.


+Onu nereden buldun be?
Kusura bakma, sana yanıt veremeyeceğim; çünkü görevim o kadar kutsal ki şu anda seninle kaybedecek vaktim yok. Değil yüzüne bir kelime, nefesimin bir parçasını bile savuramam; çünkü savrulması gereken işte bu çekiç. Yüce bir müdahale diyin isterseniz ya da kaynağı belirsiz bir hediye; sonuçta bu çekice dayanamaz o cam ve dayanamıyor. Her zerresi saçılırken şaşkın bakışlarınız arasında o gülün yıllarca biriktirdiği muhteşem esansı yayılıyor, vadi üzerine bir güneş doğuyor, bir bahar meltemi tüm pusları dağıtırken cüppeliler kaçmaya başlıyor; çünkü hasedin, nefretin ve öfkenin de önünde duramayacağı şeyler var. Burada ortaya çıkan güç de onlardan yalnızca biri olabilir belki, ama bir ihtimal en güçlüsüdür.


İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ - 2010

Parisli Yollar

1949… Paris’i hatırlıyorum da ne şehirdi, ne günlerdi azizim! Champs – Elysees, 1944’te çizmelerimizle üzerine basıp Nazi fırtınasının o demir yumruğunda ne kadar parmak varsa hepsini teker teker açtığımızı duyurduğumuz o dakikalardan beri bize şükranla bakışını hiç değiştirmedi. Yediğimiz yemeklerin tadı hala damağımda, sanki hepsi dün bir masa boyunca dizilmiş de annemiz kadar şefkatli bir kadının bakışları altında önümüze geleni yemek zorunda kalmışız gibi; hangisini düşünsem, hala çiğnemekteymişim gibi hissediyorum.

Belki şehir biraz zarar görmüştü, ama Hitler’in acımasız neferleri bile Paris’e kıyamamıştı; çünkü o Avrupa’nın en güzel kadınıydı belki de… Yeğeniyle münasebete girmekte sakınca görmeyen bir adamın ordusu, nasıl yok edebilirdi böyle bir güzelliği değil mi? Paris’in az da olsa mevcudiyetini koruyan yaralarını sararken böyle bir kadına hizmet etmekten hangimiz zevk almamıştı ki?

Mavzer tutan ellerimiz sanat yapmaya; tam 5 sene Nazi görmekten bıkan gözlerimiz bazı güzelliklere şahit olmaya; Tetik çekmekten adaleleri yorulmuş parmaklarımız seslere, manzaralara hayat vermeye başladığında hepimizde bir sarhoşluk baş göstermişti. Aşk şarkıları besteliyor ve yaratıcılığımızı körükleyen, savaş boyu mahzenlerde biz muzaffer savaşçıları bekleyen Beaujolais şaraplarının damağımızda bıraktığı tatla çıkarıyorduk ruhumuzu dışarıya.

‘Parisli Günler’ diye yâd edeceğimiz anılar olmaktan o kadar uzaktı ki yaşadığımız hayat, şimdi geriye dönüp baktığımda hayatımın 1949 yılından ibaret olmasının en büyük dileğim olduğunu fark ediyorum. Çünkü ruhumuz özgürdü, bize emir verenler de yoktu kurtarılması gereken bir vatan da… Ve… Ve sen benimdin…


Güzelliğini Versailles Sarayı dahi kıskanıyordu, Champ de Mars’tan Tour Eiffel’e baktığımızda belki sana olan aşkım bir ifade bulabilirdi kendine; yer ile gök arasını kaplayacak kadar muazzam bir fırtına ve bir çelik kadar dayanıklı, kalıcı; bir o kadar da ucu sivri ve can yakıcı bir yapıdaydı. Çünkü kollarımda olduğun ve en güzel çiçeklerin kokusu tenininkiyle karıştığı zamandı, seni kaybedeceğim bir günün olabilme ihtimalini en yakından hissettiğim…


Hatırlıyor musun bir akşam, Place de la Concorde’un orada iki haydut yolumuzu kesmişti; istedikleri ne paraydı ne de pul… Sendin! Seni pavyonlarda, bu işi parayla yapanlarla karıştırmışlardı; öyle bir halin yoktu ama güzelliğini görenler sana para gibi kolay ve güvenilir bir yoldan sahip olabilmeyi diliyordu. Fakat senin yanında ben vardım, en gözü pek Nazi askerleriyle yumruk yumruğa dövüşmek zorunda kalmış bir Fransız komandosu; hele ki aşkından güç alan ve maddesel benliğini çoktan aşmış bedenimin karşısında durmaya cesaret edemezdi kimse. İşte nasıl da ağızlarının payını vermiştim değil mi?


Peki, sözünü ettiğim Beaujolais şaraplarından birer şişe içtikten sonra kendimizi kaybedişimize ne demeli. En son beraber koştururken yakalandığımız yaz yağmuruna aldırmayıp, düştüğümüz bir süs havuzunda Seine’de boğulduğumuzu sanarak çırpınıp yardım dilemiştik…


Arc de Triomphe’de, meçhul askerlerimizin mezarında, tıpkı bir önceki Umumi Harp’te olduğu gibi ailesine kavuşamayan ve belki de sonu gelmeyecek arayışlarla bulunmaya çalışılacak yüzlercesini anarken gözlerimin dolduğunu fark etmiş, bana askerlerin ağlayabileceğini hiç düşünmediğini söylemiştin. Ben de yalnızca savaştaki kayıplarımız için ağıt yakabilme hakkımız olduğu konusundaki düşüncelerimi sana anlatmıştım, yine bir şişe Beaujolais şarabı açmış ve kadehlerimizi ruhunu savaşta teslim etmiş nice isimsiz kahramana kaldırmıştık. İşte o gün seninle evlenirsek ne kadar mutlu olacağımızı düşünmeye başlamıştım.


Ben, seninle tanıştığımız o günden önce hep savaşmak zorunda kalmış bir adam olarak biliniyordum. Ülkemize göz koyan ve bizi bir günde temizleyebileceğini düşünen Almanlara doğrulttuğum tüfeğimle özdeşleştirilmiştim. Fakat sen ismini bana bahşettiğin an ruhumdaki savaşçı, artık başka cephelerin açıldığını fısıldamıştı kulağıma, senin aşkın bana ait olacaktı belki; ama bunun için manevi binlerce savaşın gazisi olarak dönecektim ‘evime’.

Sen de pek farklı değildin aslında, sen de aşk konusunda şanssızdın; çünkü gözler o bembeyaz cildinin ardına geçmek istemiyordu, gözlerinde boğulmaktan korktukları için yalnızca açlıklarını bastırabilmek istiyorlardı sende; seni aşka layık bulmuyorlardı, güzel ve zarif bedenini yalnızca bedensel bir arzuyla istiyorlardı. Bunca zaman seni kullanmak, sömürmek isteyenlerin arasında kalmıştın; ben de seni oradan çekip almak için ant içmiştim, sanatını icra ettiğin için bir mal olarak görülmemeliydin. Sen bir mühimmat değildin ki oradan oraya taşınasın

İnsanlar o zaman çok şaşırmışlardı; çünkü ben savaşta düşmanlarına pek insaflı davranan biri değildim. Nice operasyonda ne boyunlar kırdım yalnızca o millete duyduğum öfkeyle; yaptıklarımın sonucunu düşünemeden, geride senin gibi bir inciyi bırakıp da bize kurşun sıkmak zorunda bırakılmış kişileri tahayyül edemeden, yargısız infaza gittim çoğu zaman; o zaman silah arkadaşlarım benim insani duygulardan ne denli nasip almış olduğum konusunda şüpheye düştüler ve sana olan aşkımı görünce haklı olarak şaşkınlıklarını gizleyemediler.

Bugün, seninle saadetimiz hiçbir silahın gölgesinde kalmasın, hiçbir savaşın siyahiliği bulaşmasın ve hiçbir askerin çizmesi tarafından ezilemesin diye orduyu bırakışımın 20. Yıldönümü, aynı zamanda seni kaybedişimin de 20. senesi gelmiş bulunuyor, o hatırlamak istemediğim sonumuzu hiç değilse bu mektubumda tekrar anlatmış bulunayım…

Sonumuz Romeo ile Juliette gibi olmuştu… Nereden çıktığı belli olmayan o asilzade sana alaka gösterdi, sen de beni mutlu edercesine bana olan aşkını defalarca kez ilan ettin ve bana olan sadakatinle benim sana olan inancımı güçlendirerek o adamın gücüne kanmadın. Adamlarımı peşime taktı, ben de onları atlatmayı becerdim; onlarla çatışmaya gerek yoktu, çünkü zaten haklı olan bendim, niye canlarına kast edip haksız olaydım ki?

Seni kaçırdıkları akşam bir kâbustu işte… Hemen uyanmak istediğim bir kabus, hani şu Beaujoleis şarabını yine fazla kaçırdığımız, mayonezi biraz bayat bir yumurta yediğimiz o akşam senin çığlıklarla yataktan fırladığın o gece gördüğünü söylediğin gibi… Eski günlerde olduğu gibi arkadaşlarla toplandık, iki üç silahlı komedyen bizi durduramazdı tabii ki de… Duvarları aştık ve ben yine canavarlaşıp karşıma çıkanların yargıcı olmayı seçtim, ama o kalleş adamın tüm korkularıyla bastığı tetiğin ileri fırlattığı o zehirli ve şerefli olmaktan çok uzak kurşun kafamı deldi geçti.

Ben komadayken, sen yine peşinde dolaşan o köpeklerin hain ulumalarına kapıldın ve bir daha asla sana dönemeyeceğimi söyleyenlere inandın. Sevgin ve şefkatin tartışılmazdı; ama hiçbir zaman seni inancını ve ümidini muhafaza edebilecek bir yönde değiştirmeyi başaramamışlardı ve bunu ben de yapamamıştım. Fakat anlamadığım bir şekilde, öleceğimden çok emin olmuş ve bundan hiç şüphe duymadan çok güvendiğim Colt 1911’imle kendini bu dünyadan sonsuza dek koparmıştın.

Aslında şanslıydım, beynim zarar gördüğü için hiçbir şey hatırlamıyordum, senin varlığını hiç tatmamış gibiydim; ama ne zamanki önüme o albüm kondu ve bana kimin kim olduğu anlatılırken gördüğüm en güzel çehreye takıldım, o andan itibaren zihnimde dönen çarkları durdurmaya çalışan arkadaşlarım hiçbir raddede muvaffak olamadı ve zihnimde yanan ateş senin akıbetini tüm benliğimle sorgulamaya itti beni.

Önceleri başkasıyla evlendiğini ve buradan göçtüğünü söylediler, ben de buna inandım ve seni suçlamaya başladım; ancak bana ne kadar zarar verdiğini gören, Afrika’dan Berlin’e kadar her yerde omuz omuza çarpıştığımız, bu çarpışmalarda benim hiçbir tehlikeden korkmadığımı ve patlak veren durumlar karşısında soğukkanlılığımı muhafaza ettiğimi gören arkadaşım, bu metanetini kaybetmiş adamın haline daha fazla dayanamayıp olayları anlatmıştı.

İşte o günden beri bu hayattaki yerimi çözemiyorum, sen yokken sırlarımı hiçbir ‘şeyle’ paylaşamıyorum, kalbimi kimseye açamıyorum. Evet, yaşadığım bu hayatın içinde muzaffer bir kişiliktim, Legion D’Honneur’u taşıyan bir üniformam; beraber Afrika çöllerinden kendi evime yoldaki düşmanları temizleyip döndüğüm silah arkadaşlarım vardı, ama artık senin sarmaşıkların çıktığı toprağa geri dönerken kalbimin en hayati bölgelerini de yanında götürmüştü, hala sevgiyi tadabiliyor ancak aşık olamıyordum.

Bugün bu durum hala değişmiş sayılmaz, ama bunca yıldan sonra yüreğimin artık kendini tamir etmesini ve önündeki engin denize açılmaktan korkmamasını diliyorum. Bu mektubu yazarken biraz da bunu düşündüm, anılarımızı tamamen anlatmaya çalıştım ve beni affetmeni dileyerek mektubumu noktalıyorum; seni her zaman sevdim ve sana o kadar aşıktım ki hayatımda bir daha kimse için aynı şeyleri hissedemeyeceğimi biliyorum. Hayat bize merhametli davranmadı ve bizi bir araya getirmedi, sen aklımdan hiçbir zaman çıkmayacaksın ve senin için dayanılmaz ıstırap duymaya devam edeceğim; ancak artık hayatın akışına kendimi bırakmalıyım, içi boş bir ceviz kabuğu olmamı herhalde istemeyeceksin…


İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ - MAYIS, 2010

Şehir

Şehrin ufukları bir karaltıdan daha fazlasını vaadetmiyordu. Geleceğe dair herhangi bir umudu olan, şüphe yok ki, şehri bu değin karanlığa hapsolmuş görünce içinde filizlenen bitkiyi kendi eliyle kökünden sökerdi. Şehir iyice ıssızlığa teslim edilmiş, hayata dair ne varsa tası tarağı toplamıştı.


Komutan, şehre epey hâkim bir tepeden olanları izliyordu. Bu ağır havadan az sonra boşanacağından emin olduğu yağmurla başa çıkmanın yolunu yordamını zihninden geçiriyordu. “Komutanım!” diye haykırdı bir asker, komutanın tüm zihin deveranının ortasına girerek, “Komutanım, düşman piyadeleri şehre yakın bir yerde mevzi almaya başladılar. Topları yaklaştırıp savunma kuracaklar.”. Komutan elindeki kâğıtları buruşturdu, çok da önemli değildi bu kâğıtların buruşması, kısa bir mırıltıdan sonra: “O halde artık şehre girmemiz gerekiyor. Savunma hattını kurarlarsa, top menzilinde kalan birliklerimizi çok kolay kaybedebiliriz. Şehre doğru hareketlenmeleri için piyadelere haber ulaştır!” dedi.


Süvari birliğinin başı, atının tüylerini temizlemekle oyalanıyordu. Bu oyalanışın her an bitebilecek oluşu onu diken üstünde tutsa da bu yüzünü komutasındaki yüz kadar adama gösterirse ne denli bir otorite kaybına sebep olabileceğini de biliyordu. “Dağıtmanız gereken bir topçu birliği var, şu tepenin ardından dolaşırsanız muhtemelen fazla zayiat vermeden topçuların kellesini uçurabileceksiniz. Unutmayın, daha sonra o topları bize kazandırmanız gerekecek.”dendiğinde, hazır olmayı dokunulabilir raddede gerçekçi kıldı adeta. Atına atladı ve komutasındakileri de peşine takarak bu amansız görev için, belki de geri dönemeyecekleri bir yolculuğa doğru atını sürmeye başladı.


Piyade birlikleri şehre akın etmeye başladı, günlerdir kuşattıkları bu şehir için aklında hiçbir bilgi olmayan bir tanesi, başlayan yağmurla beraber yadırgama hissinin doruklara ulaştığını fark etti. Yağmurun şiddeti, barutları ıslatacak ve silahları kullanılmaz hale getirecekti; bundan kurtulan ise bu tarz bir havada ne denli isabet kaydedebilirdi orası da meçhuldü.


Şehre hışımla girdiklerinde, evlerin kapısı aniden açıldı ve tanımadıkları üniformalara bürünmüş yüzlerce adam süngülerini takmış bir halde üzerine koşturmaya başladı. Kıyamet kopmuştu adeta, palalarına asılan yüzlerce arkadaşının delik deşik olduğunu gören piyade ne yapacağını bilemeden ahşap bir kilisenin kapısını omuzladı ve içeri daldı. Kendisiyle beraber bir takım düşman askerleri de içeri girmişti, bir anda göz göze geldiler ve piyade ne yapacağını bilemeden filintasını belinden çıkararak ateş etti, süngülü askerlerden biri ona yaklaşamadan öldü. Yağmurun şiddetiyle, zaten çürümüşlüğün bir resmi olan kilise tavanından içeri damlayan su çürümüş döşemeyi iyice zayıflatmıştı. Üzerine sıçrayan düşman askerinden kurtulmak isteyen piyade yanlışlıkla döşemeyi parçalayarak aşağı düştü.


Yerin kaç kat altına indiğini bilemiyordu, bilmediği bir dilde söylenen bir takım sözler artık epey uzağından geliyordu. Bir gözün, herhangi bir göz ile görüş alanını aynı çizgi üzerinde kesiştiremeyeceği; kesiştirse bile bunun farkında olamayacağı kadar yoğun bir karanlık vardı. Piyade el yordamıyla yolunu bulmaya çalışsa da nereye gittiğini bilmediğinden yaptıklarında bilinçli olduğu söylenemezdi.



Düştüğü yer bir nekropoldü ve ölüm hiçbir yerde bu kadar canlı değildi. Muhtemelen, minicik bir ışık hüzmesi bile piyadeye aklını kaybettirecek manzarayı sağlayacaktı, ama en azından şans böyle yanında olmayı seçmişti. Adımlarını, sınırlı imkânlar dâhilinde, sürdürdü ve bir mezarlığa çarparak yere yuvarlandı. Yuvarlanışı yerin eğimi sebebiyle biraz uzun sürdü.


Tüm toz üniformasını sarmış ve onu amansız bir hapşırığa sevk etmişti. Hızlıca yerden doğruldu ve akustiği az önceki yerden daha farklı bir yere düştüğünden sesinin yankılanışını onunla beraber bu ortamı paylaşan başka biri olduğuna yordu. “Kim var orada?” diye haykırıp kör karanlıkta bir iki adım daha attı, ses yine yankılanmış ve o kendisiyle aynı yerde bulunduğunu sandığı adama filintasıyla ateş etmekte karar kılmıştı. Bir anda tüm o karanlığı aydınlatan bir ışık ve kulakları sonuna değin dolduran bir ses ile infilak eden ateşin muhatabı önüne bir yol açmıştı.


Şüphe etmeden yürüdüğü bu yolun sonunda, pek çok ölüyle karşılaştı; bu sefer taze ölülerle… Kafasını çevirdiğinde, yüzlerindeki şaşkınlığı gizleyemeyen dost piyadelerin hücuma geçtiğini gördü. Uzakta komutanın dehşet dolu gözleriyle karşılaştığında ise az kalsın yaptığından dolayı gülecekti.


Birkaç saat sonra, şehirden püskürtülen düşman askerlerinin ardından şehir meydanında mağrur ifadesiyle dikilen komutanının yanına gitti. “Zekiceydi, bir toplu mezara saklanmış cephaneliği havaya uçurdun ve işimizi epey kolaylaştırdın. Ancak o cephane yeni saklanmamış olacak, muhtemelen bir yüzyıl öncesidir. Eğer şimdiki cephaneliği havaya uçursaydın, şehrin yarısı da gitmiş olacaktı." dedi komutan ondan herhangi bir hareket beklemeden, daha sonra cevap vermesine ramak kala başka bir tarafa haykırdı, “Getirin!”.


Üç asker, esir aldıkları beş kişiyi komutanın önüne attı. “Bunlar” dedi komutan sertçe “senin yaptığının yanında cehennemlik bir iş yaptılar, bizim tüm istihbaratımızı bazı dostlarıyla(!) paylaştılar. Süvarilerimizin tepe ardından dolaşacağını, sizin şehre ineceğinizi daha evvel de konuşmuştuk. Muhtemelen düşmanımız çok yüksek bir zeka seviyesine ulaşıverdi bir anda ve şehirde piyadelerini hazır bulundurdu, ayrıca tepe ardında da atlarımızın böğrünü deşmek için süngü takmış askerleri de unutmamak gerekir… Günün kahramanı sensin, o zaman bu işi de sen yapacaksın.”. Bir tabancayı eline tutuşturdu ve “Temizlik vakti, ülken için…” dedi.


Asker elinde tabanca, tepesinde yağmur bulutları ve sabahleyin şakalaştığı beş arkadaşının korku ile suçluluk karışımı ifadeleriyle baş başa kaldı. Ağır ağır nefes alıp olacakları bekleyen komutanına itaat etmek zorunda oluşu, onu bir iki dakika daha düşünmeye ve sonra kendisine söyleneni yapmaya sevk etti.


İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ, 2008-2009