Güneşin en parlak olduğu zamanlarda, cennetten bir enstantane sunarcasına, her türlü canlının bir arada uyum içerisinde yaşadığı ve birbirinden ne kadar farklı olsa da aralarında müthiş bir denge bulunan renklerin barındığı bir orman tüm ihtişamıyla dururken onu seyre dalmayıp kalbine doğru bir yolculuğa çıkınız.
Kuşların adeta armonize edilmiş cıvıltılarını keyifle dinlerken, bu ritmin üzerine solosunu atan bir virtüöz gibi şırlayan o dereyi de ihmal etmeyiniz. Daha sonra birbiriyle kokularını ve renklerini yarıştıran o çiçeklerin hitabetlerini de es geçmeyiniz. Belki karşınıza çıkan ceylan sizi ürkütür, ama sanmayın ki onun derdi size zarar vermek; bırakın suyunu içsin ve geçsin.
Ağaç kütüklerine dokununuz, ağaçkakanların hummalı çalışmasından çıkan sesleri dinleyiniz, cırcır böceğinin sesi sizi hoşnut kılmaz ise dahi doğanın ahengine dokunmadan yürüyünüz; çünkü gün gelecek bunu bulamadığınız için pişman olacaksınız.
Hava soğumaya mı başladı, doğanın yavaş yavaş can kaybettiğine mi şahit oluyorsunuz, ne düğü belirsiz bir sis yere çöküp dizlerinize mi sarıldı? O halde az sonra ‘Lanetliler Vadisi’ denen o yere varacaksınız demektir. Görecekleriniz sizi ürkütebilir, lütfen dikkatli olunuz ve eğer merakınız kaybedeceklerinizden büyük değilse böyle bir yolculuğu göze almayınız.
Nefes almak da güçleşti galiba değil mi? Ölü ağaçlara takılmaya başladınız, dikenler de düştüğünüzde size gereken muameleyi yapmak için uçlarını tehditkarca çevirmiş. Adımlarınızı daha dikkatli atmanızı tavsiye ediyorum. Ayrıca yerde yatan kütükleri de sahipsiz sanmayınız; akrep mi istersiniz yoksa yılan mı; hepsi mevcut ve beklemede…
O mis kokulu, belki de daha iyi hissedip faydalanmak için uğruna ayakkabılarınızı bile çıkardığınız o toprak ayağınızın altını eskisi gibi kavramıyor ve o güven veren sertliği yok olmuş gibi yanılmıyorsam. Bir çamur deryasına dönmüş, bazı kısımlarda daha da cüretkar davranıp sizi kendine katmak isteyecek olan bu zemine karşı teyakkuzda olmanızı da salık veririm.
Bu uyarılara ihtiyaç duyduğunuz bu durumu hiç yaratmamış olmanızı dilerdim. Artık daha fazla ilerlemeseniz olmaz mı? Pekala, madem ısrar ediyorsunuz; o halde size öğütlediğimden çok çok daha dikkatli olunuz; hatta hayatınızda hiç olmadığınız kadar konsantre ve kendinizi savunmaya hazır hale geliniz. Çünkü ‘çeperinde’ yürüdüğünüz yer işte o ‘Lanetliler Vadisi’.
Etrafın kuzguni siyahlığı, toprağın aldığı koyu gri renk ve tabii ki de vadiye inişin eğimi… Bunların hepsi neşeli başladığınız orman yolculuğunuzun kalbinize yaşattıklarının aksine, korkuyu bir zehir gibi zerk edebilir vücudunuza. Bu korkuya teslim olmamanız gerektiğini söylesem de biliyorum ki bu teslimiyete karşı koyabilecek güç pek azınızda mevcut.
Bu puslu ve renkli olmaktan uzak mekanın zeminine uymuş olan şu siyah cüppelilerden de sakınınız. Çünkü kendileri haset, nefret ve öfkeden başka hiçbir duyguya sahip olmamış, olsa dahi bunları kucaklamayı tercih ederek insanlıklarını istenmeyen yerlere taşıyarak başkaları üzerinden hayatlarını idame ettirmeyi seçmişlerdir.
Eğer bir el uzanır d… Amanın!
Efendiler! Efendiler! Sanırım ben sizi uyaradururken o rezillerden biri sizi vadiden aşağı yuvarladı. Bundan sonra vereceğiniz mücadele yersiz olacaktır. Çünkü bu vadiden çıkabilen görmedim. Ortadaki cam fanusu görüyor musunuz? İşte bu fanusta gizlidir bu vadinin çıkışı.
***
Ukala herif! Ben buraya düştüm, o ise hala yukarıdan rehberlik etme peşinde… Defol git! GİT! Taş yok mu? İşte burada, belki de en okkalısı, bu kirlenmişliğin en amansızı… Al bakalım lanet olası! Sanırım gitti; gitti de yalnız kalan ben oldum burada. Acaba adamın dediği gibi her şeyin sonu burası mı olacak? Bu fanusta ne varmış bir bakalım.
+ Önce destur... Dağdan gelip bağdakini kovmayalım hocam…
Ne dağı, ne bağı be adam? Şu fanusta ne var ona bakacağım sadece. Ben daha yeni düştüm bu kuyuya, sen belli ki kıdemlisin burada. Nereden buldun burayı acaba?
+Şöyle desene… Gerçi boşuna tavır koydum sana, niyeyse fanusu kıracakmışsın gibi bir his uyandı içimde, bunu bugüne dek beceren olmamış, senin de yapacağın yok gibi.
Şu fanus hikayesi nedir… Az kenara kay birader… Bu da nesi? Kıpkırmızı bir gül, damarlarımda akan kan gibi. Ne kadar da büyükmüş, nereden bu hale gelmiş böyle? Herhalde bu vadinin tüm suyunu içmiş olacak ki bu kadar devasa bir hal aldı. (TAK!) Bu taş da neyin nesi yahu? Neler oluyor burada?
+Fanusu kırmaya çalışan biri daha… Diyorum ben bu vadinin taşlarıyla kırılacak gibi değil. Fakat kimse dinlemedi beni ta bugüne kadar ellerine ne geçirirlerse camda patlıyor, ama fanus sarsılmıyor bile. Bir çekiç lazım, çekiç!
Fanus kırılınca ne olacak ki? Solar bu gül. Belli ki bu vadinin kirli havasını gözeneklerine dolmadığından, belki de tüm kötülüklerden uzak bir şekilde bu camın ardında gizlenmeyi başardığından solmuyor, neden hayatını böylesine güçlü bir biçimde sürdüren bir canlıyı yok etmeye hevesli olalım?
+Bir tek sen biliyorsun değil mi? Bir tek sen görüyorsun bu eşek kadar gülü? Bu vadiden çıkmanın yolu olarak bu fanusu kırmak gösterildi bize, yıllarımız bu çukurun içinde harcanıyorken ne düşüneceğim be çiçeğin teki solacakmış falan da filan.
Peki neden bu fanusu kırınca çıkılıyor buradan? Sen bir bekle hele…
Koşayım da şu yokuştan tırmanmaya çalışayım bari. Tutamıyorum hiçbir yeri, bacaklarıma kuvvet haydi… Tepe üstü düştüm iyi mi? Lanet olsun be, başka yerlere de mi tırmanamayacağım acaba? Bakayım şu genç kız ne yapıyor, o da tırmanmak istiyor gibi; gibiydi, ta ki kalçasının üstüne çakılana kadar.
Ne yapacağız, nasıl çıkacağız yahu buradan? Hey, dur! Dur! Vurma kafanı oraya bir işe yaramayacak, kıramayacaksın camı! İşte başını böyle tutarsın… Şu adama yardım edin yahu, insanlık öldü mü? Bir cam parçası için değer mi adamın ölmesine?
**Değmez belki, ama içimizdeki insanlık ağacı çürüyeli çok oldu. Hepimiz artık toprağa düşen o tohumlardan filizleneceklere bel bağladık, bu camı kırmak da o tohumların can suyunu verecektir. Bırak da biraz bencil olalım değil mi? Bırak da camı kıracak kişinin mükafatlandırılıp mükafatlandırılmayacağını görebilelim!
// Güzel hanımefendi, siz nasıl geldiniz bu vadiye merak ettim doğrusu. Mümkün değil bence o ormana yolunuzun düşmesi ya da bu vadiye yuvarlanmanız. Hiç mi meyil olmadı size, yalnız kalmanız mümkün değil, burası yalnızlar vadisidir aynı zamanda.
**Öyle mi düşünüyorsunuz gerçekten? Bakın buna oldukça şaşırdım. Bu vadiye gelene kadar böyle sözler duymamıştım, hep bu karanlığın içinde kalacağımı sanıyordum ve evet, buranın yalnızlar vadisi olduğundan ben de haberdarım. Bilmiyorum belki de kendi güzelliğime güvenip fazla seçici davrandım.
//Peki, hanımefendi, eğer olur da bu vadiden çıkabilirsek, sizi hayatımın geri kalanında görmem mümkün olabilir mi? Hiç değilse bir kez daha görüşebilir ve en azından bir saatimizi beraber geçirebilir miyiz?
**Tabii ki bu vadiden çıktıktan sonra hayatımda hiçbir değişikliğe hayır demeyeceğim. Küstahlığı bırakacak ve kendimi, ninemin deyişiyle, fasulye gibi bir nimet zannetmekten vazgeçeceğim. Sizinle de tanışabilirim elbette.
//Buna çok sev…
Ne biçim adamsın be sen! Millet canının derdine koşuyor sen ise nelerin peşine gidiyorsun! Kendine gel de buradan nasıl çıkacağımıza kafa yor… Beni dinleyeniniz yok mu? Birbirlerine bakakalmışlar birader, adamı azarlayalım dedik ama şu an çoktan uzaklaşmış bu dünyadan. O da ne?
N… Ne kadar güzel bir kız bu yahu, nutkum tutuldu ağzımdan bir kelime dahi çıkacak gibi değil… Gerçekten yaşıyor musun sen? Yoksa artık sanrı mı görüyorum iyiden iyiye? Gerçekten inanılacak gibi değil…
Birader bu kız da kim? Bir anda belirdi, gökyüzünden bir ışıkla geldi.
+Hangi kız ulan? Nerede? De git benle alay etme zaten derdimiz başımızı aşmış bir de vurmayayım seni burada!
Yahu nasıl gör… mez… sin…
Gözlerimi açamıyorum, gözlerinde bir deniz var sanki daha fazla bakarsam içinde boğulacağım, dudakları ise nereden geldiği belli olmayan iki kırmızı taş gibi, saçlarının rengi ise gözlerimin seçemeyeceği kadar sarı, bembeyaz ellerini uzattı, işte siyah üstüne altın yaldızlı bir çekiç. Garipsemem mümkün değil bu durumu, yıllardır bu anı bekliyorum, şaşırmayacağım bu çekici elime aldığıma.
+Onu nereden buldun be?
Kusura bakma, sana yanıt veremeyeceğim; çünkü görevim o kadar kutsal ki şu anda seninle kaybedecek vaktim yok. Değil yüzüne bir kelime, nefesimin bir parçasını bile savuramam; çünkü savrulması gereken işte bu çekiç. Yüce bir müdahale diyin isterseniz ya da kaynağı belirsiz bir hediye; sonuçta bu çekice dayanamaz o cam ve dayanamıyor. Her zerresi saçılırken şaşkın bakışlarınız arasında o gülün yıllarca biriktirdiği muhteşem esansı yayılıyor, vadi üzerine bir güneş doğuyor, bir bahar meltemi tüm pusları dağıtırken cüppeliler kaçmaya başlıyor; çünkü hasedin, nefretin ve öfkenin de önünde duramayacağı şeyler var. Burada ortaya çıkan güç de onlardan yalnızca biri olabilir belki, ama bir ihtimal en güçlüsüdür.
İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ - 2010
Kuşların adeta armonize edilmiş cıvıltılarını keyifle dinlerken, bu ritmin üzerine solosunu atan bir virtüöz gibi şırlayan o dereyi de ihmal etmeyiniz. Daha sonra birbiriyle kokularını ve renklerini yarıştıran o çiçeklerin hitabetlerini de es geçmeyiniz. Belki karşınıza çıkan ceylan sizi ürkütür, ama sanmayın ki onun derdi size zarar vermek; bırakın suyunu içsin ve geçsin.
Ağaç kütüklerine dokununuz, ağaçkakanların hummalı çalışmasından çıkan sesleri dinleyiniz, cırcır böceğinin sesi sizi hoşnut kılmaz ise dahi doğanın ahengine dokunmadan yürüyünüz; çünkü gün gelecek bunu bulamadığınız için pişman olacaksınız.
Hava soğumaya mı başladı, doğanın yavaş yavaş can kaybettiğine mi şahit oluyorsunuz, ne düğü belirsiz bir sis yere çöküp dizlerinize mi sarıldı? O halde az sonra ‘Lanetliler Vadisi’ denen o yere varacaksınız demektir. Görecekleriniz sizi ürkütebilir, lütfen dikkatli olunuz ve eğer merakınız kaybedeceklerinizden büyük değilse böyle bir yolculuğu göze almayınız.
Nefes almak da güçleşti galiba değil mi? Ölü ağaçlara takılmaya başladınız, dikenler de düştüğünüzde size gereken muameleyi yapmak için uçlarını tehditkarca çevirmiş. Adımlarınızı daha dikkatli atmanızı tavsiye ediyorum. Ayrıca yerde yatan kütükleri de sahipsiz sanmayınız; akrep mi istersiniz yoksa yılan mı; hepsi mevcut ve beklemede…
O mis kokulu, belki de daha iyi hissedip faydalanmak için uğruna ayakkabılarınızı bile çıkardığınız o toprak ayağınızın altını eskisi gibi kavramıyor ve o güven veren sertliği yok olmuş gibi yanılmıyorsam. Bir çamur deryasına dönmüş, bazı kısımlarda daha da cüretkar davranıp sizi kendine katmak isteyecek olan bu zemine karşı teyakkuzda olmanızı da salık veririm.
Bu uyarılara ihtiyaç duyduğunuz bu durumu hiç yaratmamış olmanızı dilerdim. Artık daha fazla ilerlemeseniz olmaz mı? Pekala, madem ısrar ediyorsunuz; o halde size öğütlediğimden çok çok daha dikkatli olunuz; hatta hayatınızda hiç olmadığınız kadar konsantre ve kendinizi savunmaya hazır hale geliniz. Çünkü ‘çeperinde’ yürüdüğünüz yer işte o ‘Lanetliler Vadisi’.
Etrafın kuzguni siyahlığı, toprağın aldığı koyu gri renk ve tabii ki de vadiye inişin eğimi… Bunların hepsi neşeli başladığınız orman yolculuğunuzun kalbinize yaşattıklarının aksine, korkuyu bir zehir gibi zerk edebilir vücudunuza. Bu korkuya teslim olmamanız gerektiğini söylesem de biliyorum ki bu teslimiyete karşı koyabilecek güç pek azınızda mevcut.
Bu puslu ve renkli olmaktan uzak mekanın zeminine uymuş olan şu siyah cüppelilerden de sakınınız. Çünkü kendileri haset, nefret ve öfkeden başka hiçbir duyguya sahip olmamış, olsa dahi bunları kucaklamayı tercih ederek insanlıklarını istenmeyen yerlere taşıyarak başkaları üzerinden hayatlarını idame ettirmeyi seçmişlerdir.
Eğer bir el uzanır d… Amanın!
Efendiler! Efendiler! Sanırım ben sizi uyaradururken o rezillerden biri sizi vadiden aşağı yuvarladı. Bundan sonra vereceğiniz mücadele yersiz olacaktır. Çünkü bu vadiden çıkabilen görmedim. Ortadaki cam fanusu görüyor musunuz? İşte bu fanusta gizlidir bu vadinin çıkışı.
***
Ukala herif! Ben buraya düştüm, o ise hala yukarıdan rehberlik etme peşinde… Defol git! GİT! Taş yok mu? İşte burada, belki de en okkalısı, bu kirlenmişliğin en amansızı… Al bakalım lanet olası! Sanırım gitti; gitti de yalnız kalan ben oldum burada. Acaba adamın dediği gibi her şeyin sonu burası mı olacak? Bu fanusta ne varmış bir bakalım.
+ Önce destur... Dağdan gelip bağdakini kovmayalım hocam…
Ne dağı, ne bağı be adam? Şu fanusta ne var ona bakacağım sadece. Ben daha yeni düştüm bu kuyuya, sen belli ki kıdemlisin burada. Nereden buldun burayı acaba?
+Şöyle desene… Gerçi boşuna tavır koydum sana, niyeyse fanusu kıracakmışsın gibi bir his uyandı içimde, bunu bugüne dek beceren olmamış, senin de yapacağın yok gibi.
Şu fanus hikayesi nedir… Az kenara kay birader… Bu da nesi? Kıpkırmızı bir gül, damarlarımda akan kan gibi. Ne kadar da büyükmüş, nereden bu hale gelmiş böyle? Herhalde bu vadinin tüm suyunu içmiş olacak ki bu kadar devasa bir hal aldı. (TAK!) Bu taş da neyin nesi yahu? Neler oluyor burada?
+Fanusu kırmaya çalışan biri daha… Diyorum ben bu vadinin taşlarıyla kırılacak gibi değil. Fakat kimse dinlemedi beni ta bugüne kadar ellerine ne geçirirlerse camda patlıyor, ama fanus sarsılmıyor bile. Bir çekiç lazım, çekiç!
Fanus kırılınca ne olacak ki? Solar bu gül. Belli ki bu vadinin kirli havasını gözeneklerine dolmadığından, belki de tüm kötülüklerden uzak bir şekilde bu camın ardında gizlenmeyi başardığından solmuyor, neden hayatını böylesine güçlü bir biçimde sürdüren bir canlıyı yok etmeye hevesli olalım?
+Bir tek sen biliyorsun değil mi? Bir tek sen görüyorsun bu eşek kadar gülü? Bu vadiden çıkmanın yolu olarak bu fanusu kırmak gösterildi bize, yıllarımız bu çukurun içinde harcanıyorken ne düşüneceğim be çiçeğin teki solacakmış falan da filan.
Peki neden bu fanusu kırınca çıkılıyor buradan? Sen bir bekle hele…
Koşayım da şu yokuştan tırmanmaya çalışayım bari. Tutamıyorum hiçbir yeri, bacaklarıma kuvvet haydi… Tepe üstü düştüm iyi mi? Lanet olsun be, başka yerlere de mi tırmanamayacağım acaba? Bakayım şu genç kız ne yapıyor, o da tırmanmak istiyor gibi; gibiydi, ta ki kalçasının üstüne çakılana kadar.
Ne yapacağız, nasıl çıkacağız yahu buradan? Hey, dur! Dur! Vurma kafanı oraya bir işe yaramayacak, kıramayacaksın camı! İşte başını böyle tutarsın… Şu adama yardım edin yahu, insanlık öldü mü? Bir cam parçası için değer mi adamın ölmesine?
**Değmez belki, ama içimizdeki insanlık ağacı çürüyeli çok oldu. Hepimiz artık toprağa düşen o tohumlardan filizleneceklere bel bağladık, bu camı kırmak da o tohumların can suyunu verecektir. Bırak da biraz bencil olalım değil mi? Bırak da camı kıracak kişinin mükafatlandırılıp mükafatlandırılmayacağını görebilelim!
// Güzel hanımefendi, siz nasıl geldiniz bu vadiye merak ettim doğrusu. Mümkün değil bence o ormana yolunuzun düşmesi ya da bu vadiye yuvarlanmanız. Hiç mi meyil olmadı size, yalnız kalmanız mümkün değil, burası yalnızlar vadisidir aynı zamanda.
**Öyle mi düşünüyorsunuz gerçekten? Bakın buna oldukça şaşırdım. Bu vadiye gelene kadar böyle sözler duymamıştım, hep bu karanlığın içinde kalacağımı sanıyordum ve evet, buranın yalnızlar vadisi olduğundan ben de haberdarım. Bilmiyorum belki de kendi güzelliğime güvenip fazla seçici davrandım.
//Peki, hanımefendi, eğer olur da bu vadiden çıkabilirsek, sizi hayatımın geri kalanında görmem mümkün olabilir mi? Hiç değilse bir kez daha görüşebilir ve en azından bir saatimizi beraber geçirebilir miyiz?
**Tabii ki bu vadiden çıktıktan sonra hayatımda hiçbir değişikliğe hayır demeyeceğim. Küstahlığı bırakacak ve kendimi, ninemin deyişiyle, fasulye gibi bir nimet zannetmekten vazgeçeceğim. Sizinle de tanışabilirim elbette.
//Buna çok sev…
Ne biçim adamsın be sen! Millet canının derdine koşuyor sen ise nelerin peşine gidiyorsun! Kendine gel de buradan nasıl çıkacağımıza kafa yor… Beni dinleyeniniz yok mu? Birbirlerine bakakalmışlar birader, adamı azarlayalım dedik ama şu an çoktan uzaklaşmış bu dünyadan. O da ne?
N… Ne kadar güzel bir kız bu yahu, nutkum tutuldu ağzımdan bir kelime dahi çıkacak gibi değil… Gerçekten yaşıyor musun sen? Yoksa artık sanrı mı görüyorum iyiden iyiye? Gerçekten inanılacak gibi değil…
Birader bu kız da kim? Bir anda belirdi, gökyüzünden bir ışıkla geldi.
+Hangi kız ulan? Nerede? De git benle alay etme zaten derdimiz başımızı aşmış bir de vurmayayım seni burada!
Yahu nasıl gör… mez… sin…
Gözlerimi açamıyorum, gözlerinde bir deniz var sanki daha fazla bakarsam içinde boğulacağım, dudakları ise nereden geldiği belli olmayan iki kırmızı taş gibi, saçlarının rengi ise gözlerimin seçemeyeceği kadar sarı, bembeyaz ellerini uzattı, işte siyah üstüne altın yaldızlı bir çekiç. Garipsemem mümkün değil bu durumu, yıllardır bu anı bekliyorum, şaşırmayacağım bu çekici elime aldığıma.
+Onu nereden buldun be?
Kusura bakma, sana yanıt veremeyeceğim; çünkü görevim o kadar kutsal ki şu anda seninle kaybedecek vaktim yok. Değil yüzüne bir kelime, nefesimin bir parçasını bile savuramam; çünkü savrulması gereken işte bu çekiç. Yüce bir müdahale diyin isterseniz ya da kaynağı belirsiz bir hediye; sonuçta bu çekice dayanamaz o cam ve dayanamıyor. Her zerresi saçılırken şaşkın bakışlarınız arasında o gülün yıllarca biriktirdiği muhteşem esansı yayılıyor, vadi üzerine bir güneş doğuyor, bir bahar meltemi tüm pusları dağıtırken cüppeliler kaçmaya başlıyor; çünkü hasedin, nefretin ve öfkenin de önünde duramayacağı şeyler var. Burada ortaya çıkan güç de onlardan yalnızca biri olabilir belki, ama bir ihtimal en güçlüsüdür.
İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ - 2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder