1949… Paris’i hatırlıyorum da ne şehirdi, ne günlerdi azizim! Champs – Elysees, 1944’te çizmelerimizle üzerine basıp Nazi fırtınasının o demir yumruğunda ne kadar parmak varsa hepsini teker teker açtığımızı duyurduğumuz o dakikalardan beri bize şükranla bakışını hiç değiştirmedi. Yediğimiz yemeklerin tadı hala damağımda, sanki hepsi dün bir masa boyunca dizilmiş de annemiz kadar şefkatli bir kadının bakışları altında önümüze geleni yemek zorunda kalmışız gibi; hangisini düşünsem, hala çiğnemekteymişim gibi hissediyorum.
Belki şehir biraz zarar görmüştü, ama Hitler’in acımasız neferleri bile Paris’e kıyamamıştı; çünkü o Avrupa’nın en güzel kadınıydı belki de… Yeğeniyle münasebete girmekte sakınca görmeyen bir adamın ordusu, nasıl yok edebilirdi böyle bir güzelliği değil mi? Paris’in az da olsa mevcudiyetini koruyan yaralarını sararken böyle bir kadına hizmet etmekten hangimiz zevk almamıştı ki?
Mavzer tutan ellerimiz sanat yapmaya; tam 5 sene Nazi görmekten bıkan gözlerimiz bazı güzelliklere şahit olmaya; Tetik çekmekten adaleleri yorulmuş parmaklarımız seslere, manzaralara hayat vermeye başladığında hepimizde bir sarhoşluk baş göstermişti. Aşk şarkıları besteliyor ve yaratıcılığımızı körükleyen, savaş boyu mahzenlerde biz muzaffer savaşçıları bekleyen Beaujolais şaraplarının damağımızda bıraktığı tatla çıkarıyorduk ruhumuzu dışarıya.
‘Parisli Günler’ diye yâd edeceğimiz anılar olmaktan o kadar uzaktı ki yaşadığımız hayat, şimdi geriye dönüp baktığımda hayatımın 1949 yılından ibaret olmasının en büyük dileğim olduğunu fark ediyorum. Çünkü ruhumuz özgürdü, bize emir verenler de yoktu kurtarılması gereken bir vatan da… Ve… Ve sen benimdin…
Güzelliğini Versailles Sarayı dahi kıskanıyordu, Champ de Mars’tan Tour Eiffel’e baktığımızda belki sana olan aşkım bir ifade bulabilirdi kendine; yer ile gök arasını kaplayacak kadar muazzam bir fırtına ve bir çelik kadar dayanıklı, kalıcı; bir o kadar da ucu sivri ve can yakıcı bir yapıdaydı. Çünkü kollarımda olduğun ve en güzel çiçeklerin kokusu tenininkiyle karıştığı zamandı, seni kaybedeceğim bir günün olabilme ihtimalini en yakından hissettiğim…
Hatırlıyor musun bir akşam, Place de la Concorde’un orada iki haydut yolumuzu kesmişti; istedikleri ne paraydı ne de pul… Sendin! Seni pavyonlarda, bu işi parayla yapanlarla karıştırmışlardı; öyle bir halin yoktu ama güzelliğini görenler sana para gibi kolay ve güvenilir bir yoldan sahip olabilmeyi diliyordu. Fakat senin yanında ben vardım, en gözü pek Nazi askerleriyle yumruk yumruğa dövüşmek zorunda kalmış bir Fransız komandosu; hele ki aşkından güç alan ve maddesel benliğini çoktan aşmış bedenimin karşısında durmaya cesaret edemezdi kimse. İşte nasıl da ağızlarının payını vermiştim değil mi?
Peki, sözünü ettiğim Beaujolais şaraplarından birer şişe içtikten sonra kendimizi kaybedişimize ne demeli. En son beraber koştururken yakalandığımız yaz yağmuruna aldırmayıp, düştüğümüz bir süs havuzunda Seine’de boğulduğumuzu sanarak çırpınıp yardım dilemiştik…
Arc de Triomphe’de, meçhul askerlerimizin mezarında, tıpkı bir önceki Umumi Harp’te olduğu gibi ailesine kavuşamayan ve belki de sonu gelmeyecek arayışlarla bulunmaya çalışılacak yüzlercesini anarken gözlerimin dolduğunu fark etmiş, bana askerlerin ağlayabileceğini hiç düşünmediğini söylemiştin. Ben de yalnızca savaştaki kayıplarımız için ağıt yakabilme hakkımız olduğu konusundaki düşüncelerimi sana anlatmıştım, yine bir şişe Beaujolais şarabı açmış ve kadehlerimizi ruhunu savaşta teslim etmiş nice isimsiz kahramana kaldırmıştık. İşte o gün seninle evlenirsek ne kadar mutlu olacağımızı düşünmeye başlamıştım.
Ben, seninle tanıştığımız o günden önce hep savaşmak zorunda kalmış bir adam olarak biliniyordum. Ülkemize göz koyan ve bizi bir günde temizleyebileceğini düşünen Almanlara doğrulttuğum tüfeğimle özdeşleştirilmiştim. Fakat sen ismini bana bahşettiğin an ruhumdaki savaşçı, artık başka cephelerin açıldığını fısıldamıştı kulağıma, senin aşkın bana ait olacaktı belki; ama bunun için manevi binlerce savaşın gazisi olarak dönecektim ‘evime’.
Sen de pek farklı değildin aslında, sen de aşk konusunda şanssızdın; çünkü gözler o bembeyaz cildinin ardına geçmek istemiyordu, gözlerinde boğulmaktan korktukları için yalnızca açlıklarını bastırabilmek istiyorlardı sende; seni aşka layık bulmuyorlardı, güzel ve zarif bedenini yalnızca bedensel bir arzuyla istiyorlardı. Bunca zaman seni kullanmak, sömürmek isteyenlerin arasında kalmıştın; ben de seni oradan çekip almak için ant içmiştim, sanatını icra ettiğin için bir mal olarak görülmemeliydin. Sen bir mühimmat değildin ki oradan oraya taşınasın
İnsanlar o zaman çok şaşırmışlardı; çünkü ben savaşta düşmanlarına pek insaflı davranan biri değildim. Nice operasyonda ne boyunlar kırdım yalnızca o millete duyduğum öfkeyle; yaptıklarımın sonucunu düşünemeden, geride senin gibi bir inciyi bırakıp da bize kurşun sıkmak zorunda bırakılmış kişileri tahayyül edemeden, yargısız infaza gittim çoğu zaman; o zaman silah arkadaşlarım benim insani duygulardan ne denli nasip almış olduğum konusunda şüpheye düştüler ve sana olan aşkımı görünce haklı olarak şaşkınlıklarını gizleyemediler.
Bugün, seninle saadetimiz hiçbir silahın gölgesinde kalmasın, hiçbir savaşın siyahiliği bulaşmasın ve hiçbir askerin çizmesi tarafından ezilemesin diye orduyu bırakışımın 20. Yıldönümü, aynı zamanda seni kaybedişimin de 20. senesi gelmiş bulunuyor, o hatırlamak istemediğim sonumuzu hiç değilse bu mektubumda tekrar anlatmış bulunayım…
Sonumuz Romeo ile Juliette gibi olmuştu… Nereden çıktığı belli olmayan o asilzade sana alaka gösterdi, sen de beni mutlu edercesine bana olan aşkını defalarca kez ilan ettin ve bana olan sadakatinle benim sana olan inancımı güçlendirerek o adamın gücüne kanmadın. Adamlarımı peşime taktı, ben de onları atlatmayı becerdim; onlarla çatışmaya gerek yoktu, çünkü zaten haklı olan bendim, niye canlarına kast edip haksız olaydım ki?
Seni kaçırdıkları akşam bir kâbustu işte… Hemen uyanmak istediğim bir kabus, hani şu Beaujoleis şarabını yine fazla kaçırdığımız, mayonezi biraz bayat bir yumurta yediğimiz o akşam senin çığlıklarla yataktan fırladığın o gece gördüğünü söylediğin gibi… Eski günlerde olduğu gibi arkadaşlarla toplandık, iki üç silahlı komedyen bizi durduramazdı tabii ki de… Duvarları aştık ve ben yine canavarlaşıp karşıma çıkanların yargıcı olmayı seçtim, ama o kalleş adamın tüm korkularıyla bastığı tetiğin ileri fırlattığı o zehirli ve şerefli olmaktan çok uzak kurşun kafamı deldi geçti.
Ben komadayken, sen yine peşinde dolaşan o köpeklerin hain ulumalarına kapıldın ve bir daha asla sana dönemeyeceğimi söyleyenlere inandın. Sevgin ve şefkatin tartışılmazdı; ama hiçbir zaman seni inancını ve ümidini muhafaza edebilecek bir yönde değiştirmeyi başaramamışlardı ve bunu ben de yapamamıştım. Fakat anlamadığım bir şekilde, öleceğimden çok emin olmuş ve bundan hiç şüphe duymadan çok güvendiğim Colt 1911’imle kendini bu dünyadan sonsuza dek koparmıştın.
Aslında şanslıydım, beynim zarar gördüğü için hiçbir şey hatırlamıyordum, senin varlığını hiç tatmamış gibiydim; ama ne zamanki önüme o albüm kondu ve bana kimin kim olduğu anlatılırken gördüğüm en güzel çehreye takıldım, o andan itibaren zihnimde dönen çarkları durdurmaya çalışan arkadaşlarım hiçbir raddede muvaffak olamadı ve zihnimde yanan ateş senin akıbetini tüm benliğimle sorgulamaya itti beni.
Önceleri başkasıyla evlendiğini ve buradan göçtüğünü söylediler, ben de buna inandım ve seni suçlamaya başladım; ancak bana ne kadar zarar verdiğini gören, Afrika’dan Berlin’e kadar her yerde omuz omuza çarpıştığımız, bu çarpışmalarda benim hiçbir tehlikeden korkmadığımı ve patlak veren durumlar karşısında soğukkanlılığımı muhafaza ettiğimi gören arkadaşım, bu metanetini kaybetmiş adamın haline daha fazla dayanamayıp olayları anlatmıştı.
İşte o günden beri bu hayattaki yerimi çözemiyorum, sen yokken sırlarımı hiçbir ‘şeyle’ paylaşamıyorum, kalbimi kimseye açamıyorum. Evet, yaşadığım bu hayatın içinde muzaffer bir kişiliktim, Legion D’Honneur’u taşıyan bir üniformam; beraber Afrika çöllerinden kendi evime yoldaki düşmanları temizleyip döndüğüm silah arkadaşlarım vardı, ama artık senin sarmaşıkların çıktığı toprağa geri dönerken kalbimin en hayati bölgelerini de yanında götürmüştü, hala sevgiyi tadabiliyor ancak aşık olamıyordum.
Bugün bu durum hala değişmiş sayılmaz, ama bunca yıldan sonra yüreğimin artık kendini tamir etmesini ve önündeki engin denize açılmaktan korkmamasını diliyorum. Bu mektubu yazarken biraz da bunu düşündüm, anılarımızı tamamen anlatmaya çalıştım ve beni affetmeni dileyerek mektubumu noktalıyorum; seni her zaman sevdim ve sana o kadar aşıktım ki hayatımda bir daha kimse için aynı şeyleri hissedemeyeceğimi biliyorum. Hayat bize merhametli davranmadı ve bizi bir araya getirmedi, sen aklımdan hiçbir zaman çıkmayacaksın ve senin için dayanılmaz ıstırap duymaya devam edeceğim; ancak artık hayatın akışına kendimi bırakmalıyım, içi boş bir ceviz kabuğu olmamı herhalde istemeyeceksin…
İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ - MAYIS, 2010
Belki şehir biraz zarar görmüştü, ama Hitler’in acımasız neferleri bile Paris’e kıyamamıştı; çünkü o Avrupa’nın en güzel kadınıydı belki de… Yeğeniyle münasebete girmekte sakınca görmeyen bir adamın ordusu, nasıl yok edebilirdi böyle bir güzelliği değil mi? Paris’in az da olsa mevcudiyetini koruyan yaralarını sararken böyle bir kadına hizmet etmekten hangimiz zevk almamıştı ki?
Mavzer tutan ellerimiz sanat yapmaya; tam 5 sene Nazi görmekten bıkan gözlerimiz bazı güzelliklere şahit olmaya; Tetik çekmekten adaleleri yorulmuş parmaklarımız seslere, manzaralara hayat vermeye başladığında hepimizde bir sarhoşluk baş göstermişti. Aşk şarkıları besteliyor ve yaratıcılığımızı körükleyen, savaş boyu mahzenlerde biz muzaffer savaşçıları bekleyen Beaujolais şaraplarının damağımızda bıraktığı tatla çıkarıyorduk ruhumuzu dışarıya.
‘Parisli Günler’ diye yâd edeceğimiz anılar olmaktan o kadar uzaktı ki yaşadığımız hayat, şimdi geriye dönüp baktığımda hayatımın 1949 yılından ibaret olmasının en büyük dileğim olduğunu fark ediyorum. Çünkü ruhumuz özgürdü, bize emir verenler de yoktu kurtarılması gereken bir vatan da… Ve… Ve sen benimdin…
Güzelliğini Versailles Sarayı dahi kıskanıyordu, Champ de Mars’tan Tour Eiffel’e baktığımızda belki sana olan aşkım bir ifade bulabilirdi kendine; yer ile gök arasını kaplayacak kadar muazzam bir fırtına ve bir çelik kadar dayanıklı, kalıcı; bir o kadar da ucu sivri ve can yakıcı bir yapıdaydı. Çünkü kollarımda olduğun ve en güzel çiçeklerin kokusu tenininkiyle karıştığı zamandı, seni kaybedeceğim bir günün olabilme ihtimalini en yakından hissettiğim…
Hatırlıyor musun bir akşam, Place de la Concorde’un orada iki haydut yolumuzu kesmişti; istedikleri ne paraydı ne de pul… Sendin! Seni pavyonlarda, bu işi parayla yapanlarla karıştırmışlardı; öyle bir halin yoktu ama güzelliğini görenler sana para gibi kolay ve güvenilir bir yoldan sahip olabilmeyi diliyordu. Fakat senin yanında ben vardım, en gözü pek Nazi askerleriyle yumruk yumruğa dövüşmek zorunda kalmış bir Fransız komandosu; hele ki aşkından güç alan ve maddesel benliğini çoktan aşmış bedenimin karşısında durmaya cesaret edemezdi kimse. İşte nasıl da ağızlarının payını vermiştim değil mi?
Peki, sözünü ettiğim Beaujolais şaraplarından birer şişe içtikten sonra kendimizi kaybedişimize ne demeli. En son beraber koştururken yakalandığımız yaz yağmuruna aldırmayıp, düştüğümüz bir süs havuzunda Seine’de boğulduğumuzu sanarak çırpınıp yardım dilemiştik…
Arc de Triomphe’de, meçhul askerlerimizin mezarında, tıpkı bir önceki Umumi Harp’te olduğu gibi ailesine kavuşamayan ve belki de sonu gelmeyecek arayışlarla bulunmaya çalışılacak yüzlercesini anarken gözlerimin dolduğunu fark etmiş, bana askerlerin ağlayabileceğini hiç düşünmediğini söylemiştin. Ben de yalnızca savaştaki kayıplarımız için ağıt yakabilme hakkımız olduğu konusundaki düşüncelerimi sana anlatmıştım, yine bir şişe Beaujolais şarabı açmış ve kadehlerimizi ruhunu savaşta teslim etmiş nice isimsiz kahramana kaldırmıştık. İşte o gün seninle evlenirsek ne kadar mutlu olacağımızı düşünmeye başlamıştım.
Ben, seninle tanıştığımız o günden önce hep savaşmak zorunda kalmış bir adam olarak biliniyordum. Ülkemize göz koyan ve bizi bir günde temizleyebileceğini düşünen Almanlara doğrulttuğum tüfeğimle özdeşleştirilmiştim. Fakat sen ismini bana bahşettiğin an ruhumdaki savaşçı, artık başka cephelerin açıldığını fısıldamıştı kulağıma, senin aşkın bana ait olacaktı belki; ama bunun için manevi binlerce savaşın gazisi olarak dönecektim ‘evime’.
Sen de pek farklı değildin aslında, sen de aşk konusunda şanssızdın; çünkü gözler o bembeyaz cildinin ardına geçmek istemiyordu, gözlerinde boğulmaktan korktukları için yalnızca açlıklarını bastırabilmek istiyorlardı sende; seni aşka layık bulmuyorlardı, güzel ve zarif bedenini yalnızca bedensel bir arzuyla istiyorlardı. Bunca zaman seni kullanmak, sömürmek isteyenlerin arasında kalmıştın; ben de seni oradan çekip almak için ant içmiştim, sanatını icra ettiğin için bir mal olarak görülmemeliydin. Sen bir mühimmat değildin ki oradan oraya taşınasın
İnsanlar o zaman çok şaşırmışlardı; çünkü ben savaşta düşmanlarına pek insaflı davranan biri değildim. Nice operasyonda ne boyunlar kırdım yalnızca o millete duyduğum öfkeyle; yaptıklarımın sonucunu düşünemeden, geride senin gibi bir inciyi bırakıp da bize kurşun sıkmak zorunda bırakılmış kişileri tahayyül edemeden, yargısız infaza gittim çoğu zaman; o zaman silah arkadaşlarım benim insani duygulardan ne denli nasip almış olduğum konusunda şüpheye düştüler ve sana olan aşkımı görünce haklı olarak şaşkınlıklarını gizleyemediler.
Bugün, seninle saadetimiz hiçbir silahın gölgesinde kalmasın, hiçbir savaşın siyahiliği bulaşmasın ve hiçbir askerin çizmesi tarafından ezilemesin diye orduyu bırakışımın 20. Yıldönümü, aynı zamanda seni kaybedişimin de 20. senesi gelmiş bulunuyor, o hatırlamak istemediğim sonumuzu hiç değilse bu mektubumda tekrar anlatmış bulunayım…
Sonumuz Romeo ile Juliette gibi olmuştu… Nereden çıktığı belli olmayan o asilzade sana alaka gösterdi, sen de beni mutlu edercesine bana olan aşkını defalarca kez ilan ettin ve bana olan sadakatinle benim sana olan inancımı güçlendirerek o adamın gücüne kanmadın. Adamlarımı peşime taktı, ben de onları atlatmayı becerdim; onlarla çatışmaya gerek yoktu, çünkü zaten haklı olan bendim, niye canlarına kast edip haksız olaydım ki?
Seni kaçırdıkları akşam bir kâbustu işte… Hemen uyanmak istediğim bir kabus, hani şu Beaujoleis şarabını yine fazla kaçırdığımız, mayonezi biraz bayat bir yumurta yediğimiz o akşam senin çığlıklarla yataktan fırladığın o gece gördüğünü söylediğin gibi… Eski günlerde olduğu gibi arkadaşlarla toplandık, iki üç silahlı komedyen bizi durduramazdı tabii ki de… Duvarları aştık ve ben yine canavarlaşıp karşıma çıkanların yargıcı olmayı seçtim, ama o kalleş adamın tüm korkularıyla bastığı tetiğin ileri fırlattığı o zehirli ve şerefli olmaktan çok uzak kurşun kafamı deldi geçti.
Ben komadayken, sen yine peşinde dolaşan o köpeklerin hain ulumalarına kapıldın ve bir daha asla sana dönemeyeceğimi söyleyenlere inandın. Sevgin ve şefkatin tartışılmazdı; ama hiçbir zaman seni inancını ve ümidini muhafaza edebilecek bir yönde değiştirmeyi başaramamışlardı ve bunu ben de yapamamıştım. Fakat anlamadığım bir şekilde, öleceğimden çok emin olmuş ve bundan hiç şüphe duymadan çok güvendiğim Colt 1911’imle kendini bu dünyadan sonsuza dek koparmıştın.
Aslında şanslıydım, beynim zarar gördüğü için hiçbir şey hatırlamıyordum, senin varlığını hiç tatmamış gibiydim; ama ne zamanki önüme o albüm kondu ve bana kimin kim olduğu anlatılırken gördüğüm en güzel çehreye takıldım, o andan itibaren zihnimde dönen çarkları durdurmaya çalışan arkadaşlarım hiçbir raddede muvaffak olamadı ve zihnimde yanan ateş senin akıbetini tüm benliğimle sorgulamaya itti beni.
Önceleri başkasıyla evlendiğini ve buradan göçtüğünü söylediler, ben de buna inandım ve seni suçlamaya başladım; ancak bana ne kadar zarar verdiğini gören, Afrika’dan Berlin’e kadar her yerde omuz omuza çarpıştığımız, bu çarpışmalarda benim hiçbir tehlikeden korkmadığımı ve patlak veren durumlar karşısında soğukkanlılığımı muhafaza ettiğimi gören arkadaşım, bu metanetini kaybetmiş adamın haline daha fazla dayanamayıp olayları anlatmıştı.
İşte o günden beri bu hayattaki yerimi çözemiyorum, sen yokken sırlarımı hiçbir ‘şeyle’ paylaşamıyorum, kalbimi kimseye açamıyorum. Evet, yaşadığım bu hayatın içinde muzaffer bir kişiliktim, Legion D’Honneur’u taşıyan bir üniformam; beraber Afrika çöllerinden kendi evime yoldaki düşmanları temizleyip döndüğüm silah arkadaşlarım vardı, ama artık senin sarmaşıkların çıktığı toprağa geri dönerken kalbimin en hayati bölgelerini de yanında götürmüştü, hala sevgiyi tadabiliyor ancak aşık olamıyordum.
Bugün bu durum hala değişmiş sayılmaz, ama bunca yıldan sonra yüreğimin artık kendini tamir etmesini ve önündeki engin denize açılmaktan korkmamasını diliyorum. Bu mektubu yazarken biraz da bunu düşündüm, anılarımızı tamamen anlatmaya çalıştım ve beni affetmeni dileyerek mektubumu noktalıyorum; seni her zaman sevdim ve sana o kadar aşıktım ki hayatımda bir daha kimse için aynı şeyleri hissedemeyeceğimi biliyorum. Hayat bize merhametli davranmadı ve bizi bir araya getirmedi, sen aklımdan hiçbir zaman çıkmayacaksın ve senin için dayanılmaz ıstırap duymaya devam edeceğim; ancak artık hayatın akışına kendimi bırakmalıyım, içi boş bir ceviz kabuğu olmamı herhalde istemeyeceksin…
İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ - MAYIS, 2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder