4 Ocak 2013 Cuma

Bir Şarkı

Saatler ilerliyor ve vakit artık akşamüzerini gösteriyordu. Epey ferah ve müstakil evlerle donatılmış sokağa yeni bir kişi eklenmişti. Taşıyıcılık vasfı sona ermiş kamyon çıkarttığı gürültülerle evin huzurundan ayrılıyordu.

Tekerlekli sandalyesine oturmuş, elinde kitabı –fakat ilgi kitaptan uzak- olanları seyreden adamın ruh hali içeriye bir piyano taşındığını görünce değişiverdi. Adam sağ elini alnına koydu ve iç geçirdikten sonra başını sallayıp doğruldu.

Sandalyesini odasına doğru sürdü ve kapıyı kapattı. Geçmişten gelen acılar canını sıkmıştı. İçeri seslendi: “Ahmet! Ahmet! Neredesin?”.

Kahya kapıyı açtı ve “Buradayım efendim, kendi başınıza odanıza gelmişsiniz neden beni çağırmadınız?” diye sordu.

Genç adam yanıtladı: “Önemli değil… Bana bir şeyler hazırla, karnım acıktı”. Kahya başını salladı ve odadan çıktı.

***

O akşam kabuslar peşini bırakmıyordu, sürekli birileri ölüyor ve bir şeyler birbirine kaldırabileceğinden fazla kuvvet uyguluyordu. Ortalıkta kırılan camlar, ezilen alüminyumlu alaşımlar… Daha kötüsü bitmeyen çığlıklar ve yaralanan insanlar…

Uyandığında uzaklardan gelen bir piyano sesiyle teskinleşmeye başladı. Kahyayı çağırdı ve sandalyesine oturduğu gibi kahyaya onu pencereye yaklaştırmasını söyledi.

Karşı evin penceresi aralanmıştı ve genç bir kız piyanonun başında oturuyordu. O kadar güzel bir yüzü vardı ki adam piyanoyu bir meleğin çaldığını söylese o mesafeden kimse adama ‘deli’ gözüyle bakmazdı.

“Se tu della mia morte…” diye mırıldandı adam, “Ah Nermin burada olsa ne güzel söylerdi şimdi”. Yine geçmişe gitmiş ve içini bir hüzün kaplamıştı.

Kızın yüzündeki hoş ifadeyi, enstrümana hâkim parmaklarını ve güzel saçlarını izlemeye koyulmuştu. Notalar içinden geçtikçe gördüğü kâbusu unutuyor, fakat geçmişine de bir o kadar yaklaşıyordu. Kız güzel saçlarını savurup kalkınca adam da uyanıverdi.

***

Günler bu güzelliği seyirle geçmeye başlamıştı, kız farklı farklı klasik müzik eserleri çalıyor ve adamı böyle tav ediyordu. Adam onunla konuşmak istiyor, fakat cesaret edemiyordu. Kendince “Bu hale” geldiğinden beri kimseyle görüşmemeyi seçmişti.

Bir gün, adam evin çalışma odasında eline aldığı romana dalmışken yine uzaktan gelen notalar odayı doldurmuştu. “Asturias!” diye haykıran adam tekerlekli sandalyesine öyle bir yüklendi ki düşme tehlikesi yaşadı.

Salona vardığında Asturias’ı dinlemeye koyuldu. Gözünde canlanan sahneleri kovmaya çalışsa da onlar inadına geliyordu ve onların önüne geçmenin imkanı yoktu. Bu kız geçmişe ait ne varsa onun tellerini okşuyordu adeta.
***
Bir akşamüzeri sadece kızı seyredebilmek için salona geldiğinde yanındaki adamı gördü, kız adama sevgiyle baksa da adamda bir terslik var gibi gelmişti. O adamı gözü pek tutmasa da kendi kendine kıza kendisinden başka kimseyi yakıştıramayacağı için böyle düşündüğünü fısıldadı.

Adam kızın sevgi dolu dokunuşlarına, duygulardan çok içgüdülere yakın duran jestlerle karşılık veriyordu. Kıza da sıkıntı verdiği açık olan bu davranışları görmemek için odasına çekildi.

***

Bir öğle vakti duyduğu şarkı ile az kalsın çatalını kahyasına saplayacaktı. “Romans bu…” dedi kendi kendine, “Romans…”. Adam yine penceresinin önüne doğru yeltendi ve gözlerinin dolduğunu hissetti. Bu kız ona neler yaşatıyordu böyle! İçi içine sığmasa da onun karşısına çıkacak cesareti kendinde bulamıyordu.

Daha sonraki günlerde kız Romans’ı çok sık tekrarlamaya devam etti. Kızın her çalışında sanki bir acı çekme hali vardı. O naif görüntüsünün altında bir çile var gibiydi, kız bir şeylerden dolayı üzülüyor ve sanki Romans’a sarılıyordu.

Adamın yüzüne bir gülümsemedir gelmişti ve artık konuk kabul ediyordu. Eski dostlarından birçoğu evine gelip gider olmuştu. Herkese fırsat buldukça kızın çaldığı şarkıları dinletiyordu. Bir gün karar verdi: kızı akşam yemeğine –kendisi- davet edecekti.

***

O günün sabahı kâhyasının yardımıyla alışverişini yaptı ve eve geldiğinde istediği yemeklerin belirlediği usullerde hazırlanmasını söyledi. Daha sonra geçmiş fotoğrafları, tutulmuş günlükleri ve kendisi hakkında yazılanları okudu.

O malum olaya gelince gözleri doldu, fakat kızın güzel yüzünü düşündü vee artık yeni bir hayata başladığını kendisine fısıldadı. Bu kız ona iyi gelecekti…

Güneş battıktan sonra bir yağmur şehri teslim aldı, bardaktan boşanırcasına yağıyor ve her yeri adeta yıkıyordu. Adam pencerenin önünde kızın eve gelmesini bekliyordu.

Kız eve geldi ve hışımla içeri girdi, daha sonra evin önüne bir araba yanaştı ve içinden kızın sevgilisi olan adam indi. Elinde bir kâğıtla kapıyı yumrukladı ve kız açınca ona bağırmaya başladı. Kızı içeri ittikten sonra eve girdi.

Piyanonun orada bir tartışmadır gidiyordu, kız tartaklanmaya başlayınca tekerlekli sandalyesiyle çalışma odasına giden adam çekmecesinden gümüş kaplamalı revolverini çıkarttı ve elmas başlı bastonunu da yanına aldı.

Kendisi için yapılan rampadan hızla aşağı indi ve kapıyı açtı. Sokağa fırladı ve kızın evinin bahçesine daldı. Tam o sırada iki el silah sesi geldi. Bu sesler tüm gecede yankılandı ve adamın kalbine bir ağırlık çöktü. Hızla kendini bahçede güvenli bir yere çekti ve beklemeye başladı.

Adam içeriden çıktı ve kapıyı açık bırakarak arabasına koştu. Kontağı çeviren adam arabanın sınırlarını zorlayarak - ve birkaç kere de motorun durmasına sebep olarak- uzaklaştı.

Tekerlekli sandalyesine yüklenen adam zor da olsa eve girdi ve piyanonun üzerinde, kanlar içinde yatan kızı gördü. İçinden geldiği gibi haykırmaya başladı, kızın nabzını yokladığında artık bu dünyada olmadığını gördü.

Kızın önce elini avucuna aldı, daha sonra yüzüne bir öpücük kondurarak yapabildiği kadarıyla yere yatırdı. Daha sonra feri ‘giderilmiş’ gözlerini kapattı. Ardından sokağa fırladı ve sandalyesiyle deli gibi gitmeye başladı.

Islak yerler yüzünden yıkıldı ve bağıra çağıra ağladı. Kâhyası Ahmet onu bulduğunda adam sırılsıklam olmuştu. “Efendim hasta olacaksınız!” diye bağıran kâhyaya aldırmıyordu. “Eve götür beni, eve götür!” diye haykırıyordu.

***

İyice kurulandıktan ve yemek yedikten sonra uyudu. Uykusunda türlü kabuslar onu yine rahat bırakmamaya karar kılmıştı. Uyandığında Ahmet’e seslendi, takım elbisesini giydi ve “Anahtarları getir Ahmet, artık vaktidir…” dedi.

Ahmet, “Efendim oda ne zamandır açılmıyor, kirlenmiş ve küflenmiştir; dokunabilir” dese de adamın umurunda değildi, “Zararı yok, temizletilir” dedi. Ahmet anahtarları getirince senelerdir uyandırılmayı bekleyen bir devi dürtercesine anahtarı deliğe soktu ve kapıyı açtı.

Ahşap kaplamalı mükemmel derecede iyi yapılmış bir piyanonun kapağını kaldırdı ve tuşlara dokunmaya başladı. Önce Asturias geldi, sonra Romans… Saatlerce odadan çıkmadı ve piyanonun başını bir an olsun bırakmadı.

***
Bir hafta sonra televizyonlarda şöyle bir haber yayınlandı: “Merhum opera sanatçısı Nermin Soysal’ın eşi piyano virtüözü Nafiz Soysal yeni bir albüm için hazırlıklara başladı. Kendisi, Nermin Soysal’ın ölümüne ve kendisinin de sakat kalmasına sebep olan trafik kazasında kusurlu bulunduğundan beri piyano çalmıyordu…”

Adam televizyonu kapattı ve “Kendimi affedemezken, seni nasıl suçlayayım?” diye mırıldandı.

İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ-2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder