Şehrin ufukları bir karaltıdan daha fazlasını vaadetmiyordu. Geleceğe dair herhangi bir umudu olan, şüphe yok ki, şehri bu değin karanlığa hapsolmuş görünce içinde filizlenen bitkiyi kendi eliyle kökünden sökerdi. Şehir iyice ıssızlığa teslim edilmiş, hayata dair ne varsa tası tarağı toplamıştı.
Komutan, şehre epey hâkim bir tepeden olanları izliyordu. Bu ağır havadan az sonra boşanacağından emin olduğu yağmurla başa çıkmanın yolunu yordamını zihninden geçiriyordu. “Komutanım!” diye haykırdı bir asker, komutanın tüm zihin deveranının ortasına girerek, “Komutanım, düşman piyadeleri şehre yakın bir yerde mevzi almaya başladılar. Topları yaklaştırıp savunma kuracaklar.”. Komutan elindeki kâğıtları buruşturdu, çok da önemli değildi bu kâğıtların buruşması, kısa bir mırıltıdan sonra: “O halde artık şehre girmemiz gerekiyor. Savunma hattını kurarlarsa, top menzilinde kalan birliklerimizi çok kolay kaybedebiliriz. Şehre doğru hareketlenmeleri için piyadelere haber ulaştır!” dedi.
Süvari birliğinin başı, atının tüylerini temizlemekle oyalanıyordu. Bu oyalanışın her an bitebilecek oluşu onu diken üstünde tutsa da bu yüzünü komutasındaki yüz kadar adama gösterirse ne denli bir otorite kaybına sebep olabileceğini de biliyordu. “Dağıtmanız gereken bir topçu birliği var, şu tepenin ardından dolaşırsanız muhtemelen fazla zayiat vermeden topçuların kellesini uçurabileceksiniz. Unutmayın, daha sonra o topları bize kazandırmanız gerekecek.”dendiğinde, hazır olmayı dokunulabilir raddede gerçekçi kıldı adeta. Atına atladı ve komutasındakileri de peşine takarak bu amansız görev için, belki de geri dönemeyecekleri bir yolculuğa doğru atını sürmeye başladı.
Piyade birlikleri şehre akın etmeye başladı, günlerdir kuşattıkları bu şehir için aklında hiçbir bilgi olmayan bir tanesi, başlayan yağmurla beraber yadırgama hissinin doruklara ulaştığını fark etti. Yağmurun şiddeti, barutları ıslatacak ve silahları kullanılmaz hale getirecekti; bundan kurtulan ise bu tarz bir havada ne denli isabet kaydedebilirdi orası da meçhuldü.
Şehre hışımla girdiklerinde, evlerin kapısı aniden açıldı ve tanımadıkları üniformalara bürünmüş yüzlerce adam süngülerini takmış bir halde üzerine koşturmaya başladı. Kıyamet kopmuştu adeta, palalarına asılan yüzlerce arkadaşının delik deşik olduğunu gören piyade ne yapacağını bilemeden ahşap bir kilisenin kapısını omuzladı ve içeri daldı. Kendisiyle beraber bir takım düşman askerleri de içeri girmişti, bir anda göz göze geldiler ve piyade ne yapacağını bilemeden filintasını belinden çıkararak ateş etti, süngülü askerlerden biri ona yaklaşamadan öldü. Yağmurun şiddetiyle, zaten çürümüşlüğün bir resmi olan kilise tavanından içeri damlayan su çürümüş döşemeyi iyice zayıflatmıştı. Üzerine sıçrayan düşman askerinden kurtulmak isteyen piyade yanlışlıkla döşemeyi parçalayarak aşağı düştü.
Yerin kaç kat altına indiğini bilemiyordu, bilmediği bir dilde söylenen bir takım sözler artık epey uzağından geliyordu. Bir gözün, herhangi bir göz ile görüş alanını aynı çizgi üzerinde kesiştiremeyeceği; kesiştirse bile bunun farkında olamayacağı kadar yoğun bir karanlık vardı. Piyade el yordamıyla yolunu bulmaya çalışsa da nereye gittiğini bilmediğinden yaptıklarında bilinçli olduğu söylenemezdi.
Düştüğü yer bir nekropoldü ve ölüm hiçbir yerde bu kadar canlı değildi. Muhtemelen, minicik bir ışık hüzmesi bile piyadeye aklını kaybettirecek manzarayı sağlayacaktı, ama en azından şans böyle yanında olmayı seçmişti. Adımlarını, sınırlı imkânlar dâhilinde, sürdürdü ve bir mezarlığa çarparak yere yuvarlandı. Yuvarlanışı yerin eğimi sebebiyle biraz uzun sürdü.
Tüm toz üniformasını sarmış ve onu amansız bir hapşırığa sevk etmişti. Hızlıca yerden doğruldu ve akustiği az önceki yerden daha farklı bir yere düştüğünden sesinin yankılanışını onunla beraber bu ortamı paylaşan başka biri olduğuna yordu. “Kim var orada?” diye haykırıp kör karanlıkta bir iki adım daha attı, ses yine yankılanmış ve o kendisiyle aynı yerde bulunduğunu sandığı adama filintasıyla ateş etmekte karar kılmıştı. Bir anda tüm o karanlığı aydınlatan bir ışık ve kulakları sonuna değin dolduran bir ses ile infilak eden ateşin muhatabı önüne bir yol açmıştı.
Şüphe etmeden yürüdüğü bu yolun sonunda, pek çok ölüyle karşılaştı; bu sefer taze ölülerle… Kafasını çevirdiğinde, yüzlerindeki şaşkınlığı gizleyemeyen dost piyadelerin hücuma geçtiğini gördü. Uzakta komutanın dehşet dolu gözleriyle karşılaştığında ise az kalsın yaptığından dolayı gülecekti.
Birkaç saat sonra, şehirden püskürtülen düşman askerlerinin ardından şehir meydanında mağrur ifadesiyle dikilen komutanının yanına gitti. “Zekiceydi, bir toplu mezara saklanmış cephaneliği havaya uçurdun ve işimizi epey kolaylaştırdın. Ancak o cephane yeni saklanmamış olacak, muhtemelen bir yüzyıl öncesidir. Eğer şimdiki cephaneliği havaya uçursaydın, şehrin yarısı da gitmiş olacaktı." dedi komutan ondan herhangi bir hareket beklemeden, daha sonra cevap vermesine ramak kala başka bir tarafa haykırdı, “Getirin!”.
Üç asker, esir aldıkları beş kişiyi komutanın önüne attı. “Bunlar” dedi komutan sertçe “senin yaptığının yanında cehennemlik bir iş yaptılar, bizim tüm istihbaratımızı bazı dostlarıyla(!) paylaştılar. Süvarilerimizin tepe ardından dolaşacağını, sizin şehre ineceğinizi daha evvel de konuşmuştuk. Muhtemelen düşmanımız çok yüksek bir zeka seviyesine ulaşıverdi bir anda ve şehirde piyadelerini hazır bulundurdu, ayrıca tepe ardında da atlarımızın böğrünü deşmek için süngü takmış askerleri de unutmamak gerekir… Günün kahramanı sensin, o zaman bu işi de sen yapacaksın.”. Bir tabancayı eline tutuşturdu ve “Temizlik vakti, ülken için…” dedi.
Asker elinde tabanca, tepesinde yağmur bulutları ve sabahleyin şakalaştığı beş arkadaşının korku ile suçluluk karışımı ifadeleriyle baş başa kaldı. Ağır ağır nefes alıp olacakları bekleyen komutanına itaat etmek zorunda oluşu, onu bir iki dakika daha düşünmeye ve sonra kendisine söyleneni yapmaya sevk etti.
İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ, 2008-2009
Komutan, şehre epey hâkim bir tepeden olanları izliyordu. Bu ağır havadan az sonra boşanacağından emin olduğu yağmurla başa çıkmanın yolunu yordamını zihninden geçiriyordu. “Komutanım!” diye haykırdı bir asker, komutanın tüm zihin deveranının ortasına girerek, “Komutanım, düşman piyadeleri şehre yakın bir yerde mevzi almaya başladılar. Topları yaklaştırıp savunma kuracaklar.”. Komutan elindeki kâğıtları buruşturdu, çok da önemli değildi bu kâğıtların buruşması, kısa bir mırıltıdan sonra: “O halde artık şehre girmemiz gerekiyor. Savunma hattını kurarlarsa, top menzilinde kalan birliklerimizi çok kolay kaybedebiliriz. Şehre doğru hareketlenmeleri için piyadelere haber ulaştır!” dedi.
Süvari birliğinin başı, atının tüylerini temizlemekle oyalanıyordu. Bu oyalanışın her an bitebilecek oluşu onu diken üstünde tutsa da bu yüzünü komutasındaki yüz kadar adama gösterirse ne denli bir otorite kaybına sebep olabileceğini de biliyordu. “Dağıtmanız gereken bir topçu birliği var, şu tepenin ardından dolaşırsanız muhtemelen fazla zayiat vermeden topçuların kellesini uçurabileceksiniz. Unutmayın, daha sonra o topları bize kazandırmanız gerekecek.”dendiğinde, hazır olmayı dokunulabilir raddede gerçekçi kıldı adeta. Atına atladı ve komutasındakileri de peşine takarak bu amansız görev için, belki de geri dönemeyecekleri bir yolculuğa doğru atını sürmeye başladı.
Piyade birlikleri şehre akın etmeye başladı, günlerdir kuşattıkları bu şehir için aklında hiçbir bilgi olmayan bir tanesi, başlayan yağmurla beraber yadırgama hissinin doruklara ulaştığını fark etti. Yağmurun şiddeti, barutları ıslatacak ve silahları kullanılmaz hale getirecekti; bundan kurtulan ise bu tarz bir havada ne denli isabet kaydedebilirdi orası da meçhuldü.
Şehre hışımla girdiklerinde, evlerin kapısı aniden açıldı ve tanımadıkları üniformalara bürünmüş yüzlerce adam süngülerini takmış bir halde üzerine koşturmaya başladı. Kıyamet kopmuştu adeta, palalarına asılan yüzlerce arkadaşının delik deşik olduğunu gören piyade ne yapacağını bilemeden ahşap bir kilisenin kapısını omuzladı ve içeri daldı. Kendisiyle beraber bir takım düşman askerleri de içeri girmişti, bir anda göz göze geldiler ve piyade ne yapacağını bilemeden filintasını belinden çıkararak ateş etti, süngülü askerlerden biri ona yaklaşamadan öldü. Yağmurun şiddetiyle, zaten çürümüşlüğün bir resmi olan kilise tavanından içeri damlayan su çürümüş döşemeyi iyice zayıflatmıştı. Üzerine sıçrayan düşman askerinden kurtulmak isteyen piyade yanlışlıkla döşemeyi parçalayarak aşağı düştü.
Yerin kaç kat altına indiğini bilemiyordu, bilmediği bir dilde söylenen bir takım sözler artık epey uzağından geliyordu. Bir gözün, herhangi bir göz ile görüş alanını aynı çizgi üzerinde kesiştiremeyeceği; kesiştirse bile bunun farkında olamayacağı kadar yoğun bir karanlık vardı. Piyade el yordamıyla yolunu bulmaya çalışsa da nereye gittiğini bilmediğinden yaptıklarında bilinçli olduğu söylenemezdi.
Düştüğü yer bir nekropoldü ve ölüm hiçbir yerde bu kadar canlı değildi. Muhtemelen, minicik bir ışık hüzmesi bile piyadeye aklını kaybettirecek manzarayı sağlayacaktı, ama en azından şans böyle yanında olmayı seçmişti. Adımlarını, sınırlı imkânlar dâhilinde, sürdürdü ve bir mezarlığa çarparak yere yuvarlandı. Yuvarlanışı yerin eğimi sebebiyle biraz uzun sürdü.
Tüm toz üniformasını sarmış ve onu amansız bir hapşırığa sevk etmişti. Hızlıca yerden doğruldu ve akustiği az önceki yerden daha farklı bir yere düştüğünden sesinin yankılanışını onunla beraber bu ortamı paylaşan başka biri olduğuna yordu. “Kim var orada?” diye haykırıp kör karanlıkta bir iki adım daha attı, ses yine yankılanmış ve o kendisiyle aynı yerde bulunduğunu sandığı adama filintasıyla ateş etmekte karar kılmıştı. Bir anda tüm o karanlığı aydınlatan bir ışık ve kulakları sonuna değin dolduran bir ses ile infilak eden ateşin muhatabı önüne bir yol açmıştı.
Şüphe etmeden yürüdüğü bu yolun sonunda, pek çok ölüyle karşılaştı; bu sefer taze ölülerle… Kafasını çevirdiğinde, yüzlerindeki şaşkınlığı gizleyemeyen dost piyadelerin hücuma geçtiğini gördü. Uzakta komutanın dehşet dolu gözleriyle karşılaştığında ise az kalsın yaptığından dolayı gülecekti.
Birkaç saat sonra, şehirden püskürtülen düşman askerlerinin ardından şehir meydanında mağrur ifadesiyle dikilen komutanının yanına gitti. “Zekiceydi, bir toplu mezara saklanmış cephaneliği havaya uçurdun ve işimizi epey kolaylaştırdın. Ancak o cephane yeni saklanmamış olacak, muhtemelen bir yüzyıl öncesidir. Eğer şimdiki cephaneliği havaya uçursaydın, şehrin yarısı da gitmiş olacaktı." dedi komutan ondan herhangi bir hareket beklemeden, daha sonra cevap vermesine ramak kala başka bir tarafa haykırdı, “Getirin!”.
Üç asker, esir aldıkları beş kişiyi komutanın önüne attı. “Bunlar” dedi komutan sertçe “senin yaptığının yanında cehennemlik bir iş yaptılar, bizim tüm istihbaratımızı bazı dostlarıyla(!) paylaştılar. Süvarilerimizin tepe ardından dolaşacağını, sizin şehre ineceğinizi daha evvel de konuşmuştuk. Muhtemelen düşmanımız çok yüksek bir zeka seviyesine ulaşıverdi bir anda ve şehirde piyadelerini hazır bulundurdu, ayrıca tepe ardında da atlarımızın böğrünü deşmek için süngü takmış askerleri de unutmamak gerekir… Günün kahramanı sensin, o zaman bu işi de sen yapacaksın.”. Bir tabancayı eline tutuşturdu ve “Temizlik vakti, ülken için…” dedi.
Asker elinde tabanca, tepesinde yağmur bulutları ve sabahleyin şakalaştığı beş arkadaşının korku ile suçluluk karışımı ifadeleriyle baş başa kaldı. Ağır ağır nefes alıp olacakları bekleyen komutanına itaat etmek zorunda oluşu, onu bir iki dakika daha düşünmeye ve sonra kendisine söyleneni yapmaya sevk etti.
İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ, 2008-2009
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder