Küçük ve basit bir oyundur hayat; oynamayı öğrenmesi kolaydır, ancak bunda ustalaşmak oldukça zordur ki zaten ustalaşmaya yaklaştığın her an aslında sonuna da yaklaşıyorsun demektir; çünkü yaşamadan da öğrenilemez hayat denen oyunun mekaniği, dinamiği, vesairesi. En sevdiği dostu zamanın akışında çarptığı duvarlarla doğruluyor insan, kazandığı tecrübe girdiği yollardan çıkamamasından ibaret.
Hayallere uçan bir araç var diyelim, bunun pilotu olabilmek için öyle bir eğitim alınmış ki kokpite oturulup araca hayat verildiğinde mükemmeliyete yakın bir ustalıkla dolaşıyor eller araca yön veren aksamlarda. Hayaller çok uzakta olsa da bu araç uzağı yakın kılmak için yapıldığından hız konusunda şüphe uyandıracak herhangi bir kötülüğü bulunmuyor.
Bu araç yoluna devam etmeye çalışırken bir fırtına patlak veriyor, yola çıkarken en az o pilotun umutları kadar berrak bir gökyüzü varken nereden geldiği belli olmayan bir karaltı, bir kurşuni grilik sarıyor etrafı ve ulaşıldığı zaman insanın içine mutluluk yağdıracak bulutları getiren o ufuk, aşağısındaki yeryüzünü tüm gücüyle sulayan kara bulutlar tarafından gözlerden saklanmış hale geliyor.
Gerek bir gemi olsun, gerekse bir uçak; fırtınadan çıkabilmek için o araca yön veren kişinin ustalığı şarttır. Mükemmeliyete yakın ustalık olduğuna göre bu fırtınadan sıyrılmak çok da zor olmasa gerek diye düşünürken, gök öfkesini yere kusma amacıyla yıldırımlarını saldığında aracınız isabet alır ve o muhteşem elektronik aksamlar kendilerine binen yükü kaldıramaz da aracı sessiz bir yığından farksız koyar ise o zaman ustalık fayda eder mi?
Araç beğenilmediyse başka bir yerden bakmak da mümkündür konuya; bir mimar var, öyle bir katedral tasarlamış ki Tanrı’nın evi olabilmek için daha yüce hiçbir yapı ortaya konamaz. Katedralin yapılacağı arazi tahsis edilir, temel atılır ve yapımına başlanırken maddi kaynakların kaybı sonucu o arazi el değiştirip katedralin yapımı da iptal edilirse. Dünyanın en iyi projelerini çizen mimarlardan biri olmanın bu duruma ne gibi bir devrimsel etkisi olabilir?
Üstünde aynı ülküye sahip insanların yaşadığı bir toprak parçasının, başka bir ülküye sahip insanlarca işgal edildiği düşüncesi de uygundur. Bu öyle bir işgal ki bir milletin çocuklarının şen kahkahalarla koşup oynadığı sokaklar dahi asker çizmeleriyle eziliyor, askeri dehalara ve kaynaklara karşı koyabilecek güç ancak insanların içindeki kapalı kapılarda gizli. Kimi buna dur demek istiyor, kimisi düşmanla yakın ilişkiler içinde olup bu işten sıyrılırken kar etme peşine koşuyor.
Daha sonra dur demek isteyenlerden bir tanesinin içindeki kapı kırılıyor, kapının ardında yatan güç kanına karışıyor ve kendi milleti için savaşıp adına güya bilim denen bir takım çalışmaların ürününden başka hiçbir üstünlüğü olmayan düşmanın bileğini bükmek hayatının en kutsal davası haline geliyor. Tam kendi gibi düşünen insanları bir araya getirip, düşmana karşı bir bir cephe açarken ve galibiyetin gelişi onun liderliğiyle olacakken kalleş kurşunuyla yere serilse vatanseverlik ile liderlik vasfı bu savaşçıyı hayata geri döndürebilir de o vatanı kurtarabilir mi?
Bir çocuk dünyanın en ilham verici müzik topluluklarından birini kuracak potansiyele sahip, hatta bir türü icat edecek kadar müzikal yaratıcılığa sahipken ailesinin ‘ilginç’ inancına kurban gidip herhangi bir sakatlık geçirdikten sonra tıbbi müdahale edilmeden yanlış iyileşmiş vücudunun ceremesiyle müzikle hiç tanışamadan hayatını sürdürse, yetenek müziği gidip getirerek çocuğun aklına yerleştirebilir mi?
Bir insanın hayalleri elbette olacaktır, insan bunlar olmadan hayatta tutunacak bir dal bile bulamaz; çünkü gerçekleşmesi muhtemel hayallere inanç ve bunlar uğrunda çaba olmadıkça hayat adlı oyunun içinde bir fert olarak kalıp da aynı mücadeleyi sürdürmenin ne bir manası vardır ne de bir örneği. İnsanı besleyen yegâne güçlerden biri hayalleridir, bu besin damarını kesen ya da damarı kesilen bir insanın bu oyunda herhangi bir kazanç beklemesi söz konusu değildir; o artık oyunun kimse tarafından dokunulmadan, ne mağlup ne de galip şekilde, yalnızca kişi sayısını tama erdiren bireyidir.
İnsanoğlunun zihni tarifsiz sayıda renkle dolu bir palet, renkleri aktarma konusunda eşi bulunmayan bir fırça ve en derin canlandırmaları dahi üstünde akıl sır erdirilemez derecede canlı tutan bir tuvalden oluşur. Bu tuvale yapılan her resim canlıdır, kendi içinde yaşar ve insan çizdiği tabloları kendi hayatında görmek, yaptığı tablonun bir figürü olmak için nice yolculuklara çıkmıştır ve çıkacaktır; çünkü bilir, bu tuvalin içine daldığı zaman artık hiçbir el ona ulaşamayacak, istemediği kişi ve duygulardan uzak bir şekilde, oyunun geri kalan süresini rahat geçirecektir.
Hesaplar yapılır, kollar sıvanır ve bu tuvalin aynısı Lego’dan yapılma bir ev gibi her zerresi uygun yerine gelecek şekilde hayata aktarılmaya başlanır. İnsan bu parçaları üst üste koyarken bazen müthiş bir hıza sahip olur, bazen de bu inşaattan vazgeçecek kadar yavaşlar, bunların hiçbirinde yılmamayı başarabilirse elde ettiği sonuç o tablonun yaşayan halidir.
Fakat bazen işler sadece bu parçaları üst üste koyan ellere bağlı ve hayat oyununda tek oyuncu tablosunu inşa edecek kişi değildir. Bazen oyun alanları kesişir ve rekabet başlar; birbirinin yaptığını yıkmaya çalışanlar ortaya çıkar bunlardan galip gelenler ya mutlu olur ya da aradığı için boşuna çaba sarf ettiği kanısına varacağı bir takım olaylarla yüzleşir. Bazen de öyle bir zaman gelir ki birisi çoktan inşaat alanını kendi himayesine almış ve kendi hayalini inşa etmiştir.
İnsan hayallerini gerçekleştirirken istediklerine ve feda ettiklerine her zaman dikkat etmek zorundadır; çünkü bu hayaller gerçek olurken aranan bulunamazsa ya da kayıplar kazançları gölgeleyecek kadar çok olursa o yola çıkma konusunda pişmanlıklar da pürüzsüz gibi gözüken o suyun yüzeyinden fırlayabilir.
Destelerinde hangi kartı tuttuğu belli olmayan ve açık oynamayan bir kumarbazdır hayat, tıpkı onu yaşamakla meşgul olan; yani onunla aynı masada oturup varını yoğunu kartların insafına bırakan diğer kumarbazlar gibi. Gün gelir atılan aslar bile o masada yitip gidebilir ve inşa edilen o hayal bir tekme ile başladığı yere; yani hiçliğin dehlizlerine gönderilebilir.
İşte burada insanın yapmakta çok zorlandığı bir şey gerçekleşir; boşlukla, hiçlikle yüzleşmek. Meleklerin uçtuğu bir gök, devlerin mağrur ifadeleriyle yürüdüğü bir toprak hayal edilirken, en iyi romancının dahi kaleminden çıkamayacak hikayeler yazılırken, bir anda sayfalar yırtılabilir, melekler gökten düşerken devler şiddetle devrilebilir. Artık söylenecek hiçbir söz yoktur, günü kurtarmak için bile çok geçtir; çünkü son hüküm verilmiş ve yürürlüğe konmuştur.
Böyle zamanlar yağmurun yağdığı günler gibidir, her tarafı bir nemlilik sarar; yollar artık kaygandır ve üzerinde yürüyen bedenlerin ağırlığını tartmak niyetinde değildir; onları üzerinden atmak ister. Hayaller yıkıldığında kaçacak ya da saklanacak hiçbir yer yoktur; tek yapılması gereken o yağmuru izlemektir, belki dindiğinde o tuvalin üzerinde birbirine girmiş renklere ve mahvolmuş o tabloya bakınca insanın içine yenisini yapma telaşı düşer; ama elde kalan o boşlukla yüzleşme zorunluluğunu aşmak herkese nasip olmuş bir meziyet değildir…
İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ - 2010
Hayallere uçan bir araç var diyelim, bunun pilotu olabilmek için öyle bir eğitim alınmış ki kokpite oturulup araca hayat verildiğinde mükemmeliyete yakın bir ustalıkla dolaşıyor eller araca yön veren aksamlarda. Hayaller çok uzakta olsa da bu araç uzağı yakın kılmak için yapıldığından hız konusunda şüphe uyandıracak herhangi bir kötülüğü bulunmuyor.
Bu araç yoluna devam etmeye çalışırken bir fırtına patlak veriyor, yola çıkarken en az o pilotun umutları kadar berrak bir gökyüzü varken nereden geldiği belli olmayan bir karaltı, bir kurşuni grilik sarıyor etrafı ve ulaşıldığı zaman insanın içine mutluluk yağdıracak bulutları getiren o ufuk, aşağısındaki yeryüzünü tüm gücüyle sulayan kara bulutlar tarafından gözlerden saklanmış hale geliyor.
Gerek bir gemi olsun, gerekse bir uçak; fırtınadan çıkabilmek için o araca yön veren kişinin ustalığı şarttır. Mükemmeliyete yakın ustalık olduğuna göre bu fırtınadan sıyrılmak çok da zor olmasa gerek diye düşünürken, gök öfkesini yere kusma amacıyla yıldırımlarını saldığında aracınız isabet alır ve o muhteşem elektronik aksamlar kendilerine binen yükü kaldıramaz da aracı sessiz bir yığından farksız koyar ise o zaman ustalık fayda eder mi?
Araç beğenilmediyse başka bir yerden bakmak da mümkündür konuya; bir mimar var, öyle bir katedral tasarlamış ki Tanrı’nın evi olabilmek için daha yüce hiçbir yapı ortaya konamaz. Katedralin yapılacağı arazi tahsis edilir, temel atılır ve yapımına başlanırken maddi kaynakların kaybı sonucu o arazi el değiştirip katedralin yapımı da iptal edilirse. Dünyanın en iyi projelerini çizen mimarlardan biri olmanın bu duruma ne gibi bir devrimsel etkisi olabilir?
Üstünde aynı ülküye sahip insanların yaşadığı bir toprak parçasının, başka bir ülküye sahip insanlarca işgal edildiği düşüncesi de uygundur. Bu öyle bir işgal ki bir milletin çocuklarının şen kahkahalarla koşup oynadığı sokaklar dahi asker çizmeleriyle eziliyor, askeri dehalara ve kaynaklara karşı koyabilecek güç ancak insanların içindeki kapalı kapılarda gizli. Kimi buna dur demek istiyor, kimisi düşmanla yakın ilişkiler içinde olup bu işten sıyrılırken kar etme peşine koşuyor.
Daha sonra dur demek isteyenlerden bir tanesinin içindeki kapı kırılıyor, kapının ardında yatan güç kanına karışıyor ve kendi milleti için savaşıp adına güya bilim denen bir takım çalışmaların ürününden başka hiçbir üstünlüğü olmayan düşmanın bileğini bükmek hayatının en kutsal davası haline geliyor. Tam kendi gibi düşünen insanları bir araya getirip, düşmana karşı bir bir cephe açarken ve galibiyetin gelişi onun liderliğiyle olacakken kalleş kurşunuyla yere serilse vatanseverlik ile liderlik vasfı bu savaşçıyı hayata geri döndürebilir de o vatanı kurtarabilir mi?
Bir çocuk dünyanın en ilham verici müzik topluluklarından birini kuracak potansiyele sahip, hatta bir türü icat edecek kadar müzikal yaratıcılığa sahipken ailesinin ‘ilginç’ inancına kurban gidip herhangi bir sakatlık geçirdikten sonra tıbbi müdahale edilmeden yanlış iyileşmiş vücudunun ceremesiyle müzikle hiç tanışamadan hayatını sürdürse, yetenek müziği gidip getirerek çocuğun aklına yerleştirebilir mi?
Bir insanın hayalleri elbette olacaktır, insan bunlar olmadan hayatta tutunacak bir dal bile bulamaz; çünkü gerçekleşmesi muhtemel hayallere inanç ve bunlar uğrunda çaba olmadıkça hayat adlı oyunun içinde bir fert olarak kalıp da aynı mücadeleyi sürdürmenin ne bir manası vardır ne de bir örneği. İnsanı besleyen yegâne güçlerden biri hayalleridir, bu besin damarını kesen ya da damarı kesilen bir insanın bu oyunda herhangi bir kazanç beklemesi söz konusu değildir; o artık oyunun kimse tarafından dokunulmadan, ne mağlup ne de galip şekilde, yalnızca kişi sayısını tama erdiren bireyidir.
İnsanoğlunun zihni tarifsiz sayıda renkle dolu bir palet, renkleri aktarma konusunda eşi bulunmayan bir fırça ve en derin canlandırmaları dahi üstünde akıl sır erdirilemez derecede canlı tutan bir tuvalden oluşur. Bu tuvale yapılan her resim canlıdır, kendi içinde yaşar ve insan çizdiği tabloları kendi hayatında görmek, yaptığı tablonun bir figürü olmak için nice yolculuklara çıkmıştır ve çıkacaktır; çünkü bilir, bu tuvalin içine daldığı zaman artık hiçbir el ona ulaşamayacak, istemediği kişi ve duygulardan uzak bir şekilde, oyunun geri kalan süresini rahat geçirecektir.
Hesaplar yapılır, kollar sıvanır ve bu tuvalin aynısı Lego’dan yapılma bir ev gibi her zerresi uygun yerine gelecek şekilde hayata aktarılmaya başlanır. İnsan bu parçaları üst üste koyarken bazen müthiş bir hıza sahip olur, bazen de bu inşaattan vazgeçecek kadar yavaşlar, bunların hiçbirinde yılmamayı başarabilirse elde ettiği sonuç o tablonun yaşayan halidir.
Fakat bazen işler sadece bu parçaları üst üste koyan ellere bağlı ve hayat oyununda tek oyuncu tablosunu inşa edecek kişi değildir. Bazen oyun alanları kesişir ve rekabet başlar; birbirinin yaptığını yıkmaya çalışanlar ortaya çıkar bunlardan galip gelenler ya mutlu olur ya da aradığı için boşuna çaba sarf ettiği kanısına varacağı bir takım olaylarla yüzleşir. Bazen de öyle bir zaman gelir ki birisi çoktan inşaat alanını kendi himayesine almış ve kendi hayalini inşa etmiştir.
İnsan hayallerini gerçekleştirirken istediklerine ve feda ettiklerine her zaman dikkat etmek zorundadır; çünkü bu hayaller gerçek olurken aranan bulunamazsa ya da kayıplar kazançları gölgeleyecek kadar çok olursa o yola çıkma konusunda pişmanlıklar da pürüzsüz gibi gözüken o suyun yüzeyinden fırlayabilir.
Destelerinde hangi kartı tuttuğu belli olmayan ve açık oynamayan bir kumarbazdır hayat, tıpkı onu yaşamakla meşgul olan; yani onunla aynı masada oturup varını yoğunu kartların insafına bırakan diğer kumarbazlar gibi. Gün gelir atılan aslar bile o masada yitip gidebilir ve inşa edilen o hayal bir tekme ile başladığı yere; yani hiçliğin dehlizlerine gönderilebilir.
İşte burada insanın yapmakta çok zorlandığı bir şey gerçekleşir; boşlukla, hiçlikle yüzleşmek. Meleklerin uçtuğu bir gök, devlerin mağrur ifadeleriyle yürüdüğü bir toprak hayal edilirken, en iyi romancının dahi kaleminden çıkamayacak hikayeler yazılırken, bir anda sayfalar yırtılabilir, melekler gökten düşerken devler şiddetle devrilebilir. Artık söylenecek hiçbir söz yoktur, günü kurtarmak için bile çok geçtir; çünkü son hüküm verilmiş ve yürürlüğe konmuştur.
Böyle zamanlar yağmurun yağdığı günler gibidir, her tarafı bir nemlilik sarar; yollar artık kaygandır ve üzerinde yürüyen bedenlerin ağırlığını tartmak niyetinde değildir; onları üzerinden atmak ister. Hayaller yıkıldığında kaçacak ya da saklanacak hiçbir yer yoktur; tek yapılması gereken o yağmuru izlemektir, belki dindiğinde o tuvalin üzerinde birbirine girmiş renklere ve mahvolmuş o tabloya bakınca insanın içine yenisini yapma telaşı düşer; ama elde kalan o boşlukla yüzleşme zorunluluğunu aşmak herkese nasip olmuş bir meziyet değildir…
İTÜ EDEBİYAT KULÜBÜ - 2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder